ABD’nin Irak Yalanları-1

ABD’nin Irak’a karşı savaşının sona ermesinden bu yana en az bir aydan daha az bir zaman geçti -belki de, buna savaşın en son aşamasının sonu demek daha doğru olur, zira ABD’nin 12 yıldır, şu veya bu şekilde, Irak’a karşı askeri operasyonlar düzenlemekte olduğunu unutulmamak gerekir. Irak, ABD’nin bugüne kadar yürüttüğü en uzun süreli askeri operasyona maruz kalma trajik ayrıcalığına sahip olan bir ülke.

ABD’nin, askeri ya da ekonomik önlemler yoluyla neden olduğu yıkımın Irak toplumu üzerindeki kümülatif etkisi hakkında kapsamlı bir değerlendirme bulunmamaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri ordusu politikası gereği, Ocak 1991’de Körfez Savaşı’nın başlangıcından bu yana operasyonlar süresince öldürdüğü Irak askeri personelinin sayısı hakkında bırakın kesin bir rakamı, yaklaşık tahmini bir rakam vermeyi bile reddediyor. Askeri operasyonların en yoğun olduğu dönemde -Ocak-Şubat 1991 ve Mart-Nisan 2003 arasında- Irak’ın askeri kayıplarının –eğer yüz binleri değilse- on binleri bulduğundan şüphe edilemez. İlk Körfez Savaşı’nın sonrasında, Kuveyt’ten kuzeye uzanan “Ölüm Yolu” denilen yerde, geri çekilen ve savunmasız binlerce Irak askerinin katledildiğine dair korkunç haberler basında yer almıştı. Geçtiğimiz ay boyunca, bu tip saldırılara karşı kendilerini koruma olanağı olmayan Irak ordusunun birliklerini toptan imha etmek için binlerce bilgisayar güdümlü bomba ve füze kullanıldı.

Irak askerlerinin gerçekte ne kadar savunmasız oldukları, Amerika’nın Bağdat havaalanına düzenlediği saldırının sonucunda, –ne kadar sınırlı da olsa- ortaya çıkan rakamlarla açıklık kazandı. Basında yer alan haberlere göre, ABD ordusu bir düzineden daha az bir kayıp verirken, sayıları yaklaşık olarak iki ila üç bin arasında değişen Iraklı öldürüldü. Bir ya da iki gün sonra, ABD tankları, sadece bir avuç kayıp verirken, Bağdat’ın bir bölümünü yakıp yıkarak bir kez daha binlerce askeri (ve çok sayıda da sivili) öldürdü.

İki tarafın askeri kaynakları arasındaki büyük fark, yaptıkları çarpışmaları savaş olarak tanımlamayı zorlaştırıyor. Bu çarpışmalar daha çok sömürgecilik çağının, tek taraflı kanlı katliamlarını hatırlatıyor -örneğin, on ila on beş bin arasında Sudanlının, sadece birkaç düzine kayıp veren İngiliz ordusu tarafından katledildiği rezil Omdurman Savaşı gibi.

İster Ocak-Şubat 1991’de ve Mart-Nisan 2003’de olsun, ister son on yılda ABD tarafından düzenlenen sayısız bombardıman sırasında olsun, ABD’nin askeri operasyonları nedeniyle ölen Iraklı sivillerin sayısı hakkında da çok az bilgi mevcut. ABD’nin uyguladığı ekonomik yaptırımların Irak toplumunda, özellikle de küçük çocuklar üzerindeki etkisi hakkında biraz daha fazla bilgiye sahibiz. İlk Körfez Savaşı’nın sonundan bu yana uygulanmakta olan yaptırımlar rejiminin 500 bin ila bir milyon arasında çocuğun hayatına mal olduğu tahmin ediliyor.

Umarım bu odada bulunan hiç kimse, ABD hükümetinin yalnızca geçen ay Irak’a saldırmak için değil, 1991’deki Çöl Fırtınası operasyonunun sona ermesinden bu yana Irak halkına verdiği acıyı haklı çıkarmak için gösterdiği başlıca gerekçenin, Saddam Hüseyin rejiminin, ABD ve dünyanın geri kalanı için büyük ve acil bir tehdit oluşturan sözde “Kitle İmha Silahları”na sahip olması olduğunu unutmamıştır.

Son on yılda “Kitle İmha Silahları” teması üzerine geliştirilen muazzam propagandayı gözden geçirmek ve tahlil etmek için başlı başına bir kitap yazmak gerekir. Bu, mevcut Bush yönetiminin icadı değildi. Saddam’ın “kitle imha silahları”, 1998’de Irak’a karşı başlattığı bombardımanı haklı göstermek için, Clinton yönetimi tarafından ortaya atıldı. Aslında, saldırı planları, I. Bush’un Bağdat’ı ele geçirememesi, Saddam Hüseyin’i devirememesi ve ülkeyi işgal edememesinden dolayı hayal kırıklığı duyan sağcı grupların, Irak’a ikinci bir saldırıyı mazur gösterecek bir sebep aradığı birinci Körfez Savaşı’nın hemen sonrasına kadar uzanıyor.

Gelin biz sadece savaşın çıkmasına zemin hazırlayan en son döneme odaklanalım.

12 Eylül 2002’de Başkan George Bush, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda “Hüseyin’in kitle imha silahları geliştirmeye devam ettiğini” ilan etti. “Onun nükleer bir silaha sahip olduğundan sadece, Tanrı korusun, bu silahı kullandığı zaman tam olarak emin olabiliriz.”

7 Ekim 2002’de Bush, Irak’ın “kimyasal ve biyolojik silahlara sahip olduğunu ve bunları ürettiğini” açıkladı. “… Irak günün birinde terörist gruplara ya da kişilere biyolojik ya da kimyasal silah temin etme kararı alabilir… Amerika, bu gerçekleri bildiği halde kendisine yönelen tehdidi görmezden gelemez. Tehlike açıkça görülürken, mantar şeklinde bir duman olarak gelebilecek kesin bir kanıt bekleyemeyiz.”

Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiası, Bush yönetimi tarafından geliştirilen ve müzakere edilmesi söz konusu olmayan talep için gerekli temeli sağladı. Bush, 7 Ekim 2002’de şöyle dedi: “Saddam Hüseyin kendisini silahsızlandırmak zorundadır, ya da, biz barış için, onu silahsızlandıracak bir koalisyona liderlik edeceğiz.”

Tabii ki, bu talep Irak’ın, ABD’nin iddia ettiği gibi, kitle imha silahlarına sahip olduğunu varsayıyordu. Eğer Irak bu tip silahlara sahip değilse o zaman bu talep anlamsızdı. Irak kendisini sahip olmadığı silahlardan arındıramazdı. Ancak ABD, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu ve bunları kullanmaya istekli olduğunun şüphe götürmediği konusunda ısrar etti. Bunun üstüne, Hans Blix ve Muhammed El Baraday başkanlığındaki denetçilerin, Irak’a vardıktan sonra kitle imha silahı ya da bu tip silahların varolduğuna dair güvenilir bir kanıt bulamamaları, Bush yönetimi tarafından varolduklarının kanıtı olarak ilan edildi -sadece kitle imha silahına sahip olan bir rejim onları bu kadar iyi saklayabilirdi!

23 Ocak 2003’te New York Times gazetesinde yayımlanan “Irak’ın Yalan Söylediğini Nereden Biliyoruz” başlıklı bir makalede Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice şunları ileri sürüyordu:

“Irak, silahsızlanacağı vaadinde bulunmak yerine, Saddam Hüseyin ve Irak’ın gizleme faaliyetlerini yöneten Özel Güvenlik Teşkilatı’nın başındaki oğlu Kusay önderliğinde, silahlarını koruma ve saklamaya devam etmek konusunda üst düzey bir siyasi bağlılık sergilemektedir.”

Powell’ın savaş dosyası

Bush yönetiminin kitle imha silahı kampanyası, 5 Şubat 2003’de Dışişleri Bakanı Colin Powell, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde ABD hükümetinin savaş dosyasını açıkladığında doruğa ulaştı. Powell’ın konuşmasından birkaç bölümü örnek olarak vereceğim:

1. “Geçtiğimiz sonbaharda bizler bu konsey odasında 1441 nolu kararı tartışırken, haber alma kaynaklarından öğrendiğimize göre, Bağdat’ın hemen dışında bir füze tugayı, biyolojik madde içeren roketatar ve savaş başlıklarını Irak’ın batısında çeşitli yerlere dağıtıyordu”

2. “Irak’ın elinde, biyolojik madde üreten bu mobil fabrikalardan en az yedi tane olduğunu biliyoruz. Kamyonlara monte edilmiş olanların her birinin en az iki veya üç treyleri var.”

3. “Saddam Hüseyin’in biyolojik silahlara sahip olduğuna ve kısa sürede daha fazlasını ve çok daha fazlasını üretme becerisine sahip olduğuna şüphe yok. Ayrıca bu öldürücü zehirleri ve hastalıkları kitle ölümlerine ve yıkıma neden olacak şekilde yayma becerisine de sahip.”

4. “Yaptığımız ihtiyatlı tahminlere göre, Irak bugün 100 ila 500 ton arasında kimyasal madde stokuna sahip. Bu, 16 bin savaş füzesini doldurmak için yeterlidir.”

5. “Saddam Hüseyin kimyasal silaha sahip…kısa süre önce komutanlarına onları kullanma yetkisi verdiğini söyleyen kaynaklarımız var.”

6. “Kitle imha silahlarına sahip olduğunu inkar eden Irak, terörü desteklediğini de inkar ediyor. Bunların hepsi yalan.”

7. “Saddam Hüseyin’i kitle imha silahlarıyla birlikte birkaç ay ya da yıl daha bırakmak gibi bir seçeneğimiz yok -hele 11 Eylül sonrası dünyada bunu hiç yapamayız.”

Powell’ın, BM’deki performansı ile büyülenen basın, oybirliğiyle onun Irak rejimi hakkında çürütülemez suçlamalar öne sürdüğünü ilan etti. Siyasi olarak en dikkate değer tepki, Bush yönetiminin savaş planlarına tamamıyla uyabilmek için Powell’ın sağladığı fırsatı değerlendiren liberal kesimden geldi.

Washington post gazetesinden Richard Cohen, Powell’ın sunuşundan bir gün sonra yayınlanan köşe yazısında şunu ilan etti:

“Birleşmiş Milletler’de sunduğu -bazıları ikinci dereceden olan, bazıları da ayrıntılarıyla kesinlikle tüyleri ürperten- kanıtlar herkese, Irak’ın sadece kitle imha silahları hakkında hesap vermediğini değil, şüphesiz hâlâ onları elinde tuttuğunu da kanıtlamıştır. Sadece bir aptal -ya da muhtemelen bir Fransız- aksi yönde bir sonuç çıkarabilir” dedi.

Aynı gün Washington post’tan Mary McGrory de şunları yazdı:

“Birleşmiş Milletler’in, Colin Powell’ın “Saddam Hüseyin’e karşı yaptığı ‘J’accuse’ [seni suçluyorum] konuşması hakkında ne hissettiğini bilmiyorum. Sadece beni ikna ettiğini söyleyebilirim ve ben de bu konuda Fransa kadar katıydım…Saddam Hüseyin’in sinir gazı ve ölümcül kimyasal stoklarıyla, zannettiğimden çok daha büyük bir tehdit oluşturduğunu bilecek kadarını öğrendim.”

Bir hafta sonra, 15 Şubat 2003’te New York Times şunları ileri sürdü:

“Irak’ın oldukça zehirli VX sinir gazı ve şarbon ürettiğine ve daha fazlasını üretme kapasitesine sahip olduğuna dair bol bol kanıt mevcut. Bu maddeleri gizledi, onlar hakkında yalan söyledi ve yakın bir zaman önce de denetçilere hesap vermedi.”

Basının Bush yönetimi tarafından aldatılmadığını, ama Amerikan halkını kasıtlı olarak aldatılmak için gönüllü bir suç ortağı olarak çalıştığını vurgulamak gerek. Hükümetin propaganda kampanyasında herhangi bir mükemmellik yoktu. Söylenenlerin birçoğu hem mevcut gerçeklerle, hem de temel mantıkla çelişiyordu. Hükümetin, Irak’ın nükleer madde elde etmeye yöneldiği iddiasının sahte belgelere dayandığı tespit edildiğinde bile, medya bu büyük rezaleti önemli bir sorun haline getirmemeyi tercih etti.

Şimdi savaş binlerce Iraklının hayatına mal olarak sona erdi. Ülke harap olmuş durumda. Sanayi, toplumsal ve kültürel altyapının büyük bölümü tahrip edildi. Geçtiğimiz üç hafta boyunca ABD askeri kuvvetleri, yönetim ve medyanın, savaşı haklı göstermek için kullanabileceği kitle imha silahlarını bulabilmek için Irak’ı taradılar. Peki ne buldular? Hiçbir şey.

Medya, sözde varlıkları, savaş ve öncesindeki öldürücü yaptırımlar için haklı bir gerekçe sağlayan ölümcül silahların bulunamaması karşısında da çizgisini bu duruma uyarladı.

New York Times, 25 Nisan’da ön sayfasında Saddam Hüseyin rejiminin bir kurbanına ait olduğu iddia edilen bir kafatası fotoğrafı yayımladı. Ve bu hiç olmayacak bir şey değildi. Hiç kimse Saddam rejiminin acımasız karakterinden, hiçbir zaman için şüphe etmemişti -yine de, Irak’ın tarihini bilenler, bu rejimin en büyük suçlarını ABD’nin desteğine sahipken işlendiğini de bilirler.

Iraklı sosyalistler arasında, Baas’ın iktidarı ilk olarak -Şubat 1963 darbesiyle- Kennedy yönetiminin desteğiyle ele geçirmiş olduğu uzun zamandır biliniyor. CIA, Baas’çılara yok edilmesini istediği Iraklı komünistlerin ve sosyalistlerin isimlerini vermişti. Baas’çılarla ABD arasındaki ilişki uluslararası ve bölgesel koşullara ve bunların, Amerikan dış politikası üzerindeki etkilerine bağlı olarak sonraki 27 yıl içinde güçlendi ve zayıfladı.

Biraz tarih bilgisi olan bir insan –çok geçmeden ortaya çıktığı gibi- Times’ın baş sayfasındaki fotoğrafın buraya belli bazı siyasi nedenlerle yerleştirildiğinden şüphe etmeyecektir. İki gün sonra Times, Thomas L. Friedman’ın “Bir Kafatasının Anlamı” başlıklı bir makalesini yayımladı. Makale şöyle başlıyordu:

“Cuma günkü Times’ın baş sayfasında, çevresinde bir grup Iraklının toplandığı bir kafatasının resmi bulunuyordu. Kafatası, Saddam Hüseyin rejiminin siyasi mahkumlarından birine aitti ve çevresindeki yas tutan Iraklılar da onu, Saddam’ın işkencelerinin diğer kurbanlarının da bulunduğu bir mezardan çıkaran akrabalarıydı. Fotoğrafın hemen altında Başkan Bush’un, söz verdiği şekilde Irak’taki kitle imha silahlarını bulacağını anlatan bir makale vardı.

“Bana kalırsa, savaşı haklı göstermek için kitle imha silahlarını bulmamıza gerek yok. Bu kafatası ve çıkarılacak daha binlercesi benim için yeterli. Sayın Bush kayıp kimyasal silahlar hakkında dünyaya bir açıklama borçlu değildir (Beyaz Saray’ın bu konuyu abartmış olduğu ortaya çıksa bile).”

Friedman şöyle devam ediyordu:

“Şimdi gömülü zehirli variller bulursak bu kimin umurundaki? Ahlaki yönden bu kafataslarından daha mı önemliler? Asla.”

Friedman’ın, Hüseyin’in kurbanlarının cesetlerinin keşfinde ex post facto bir savaş gerekçesi bulma girişiminin zamanlaması çok da mükemmel değildi. Friedman’ın makalesinin yayımlanmasını izleyen haftanın sonunda, dünyaya, ABD’nin bizzat kendisinin, dünyanın her yerinde, yeri belirsiz mezarlarda çok sayıda iskeleti olduğunu hatırlatılıyordu. Honduras’taki savcılar, ABD tarafından eğitilen ve parasal olarak desteklenen askeri idam mangaları tarafından hükümet baskısının kurbanlarını gömmek için kullanılan dört gizli toplu mezar bulunduğunu duyurdular. Bu mezarlardan birinde ortaya çıkarılan kalıntılar arasında, 20 yıl önce Honduras’ta kaybolmuş olan Amerikalı Cizvit rahip James Fransic Carney’nin kemikleri de yer alıyordu. 1980’lerde bu ülkede yaşamını kaybedenlerin sayısı on binleri buluyordu. Hükümetin idam mangalarının bir parçası olan Honduras’lı subayların çoğu ABD’de eğitim görmüştü.

Honduras’taki durum bir istisna değil. ABD’nin doğrudan desteğiyle korkunç baskılara maruz kalmamış olan tek bir Latin ya da Orta-Amerika ülkesi yoktur.

Hükümetin yalanlarının siyasi önemi

Ancak bu gece, buradaki amacım, ABD’nin kukla rejimleri tarafından işlenen suçları, Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak devletinde işlenenlerin karşısına koymak değil. Ben bundan daha çok, Irak’a karşı savaşın ABD hükümeti tarafından yalanlara dayanılarak haklı gösterildiği gerçeğinin derin siyasi önemi ve bu yalanlar açıkça ortaya çıktığında, Amerikan medyasının her şeyi hafife alan bir kayıtsızlıkla verdiği “Ne olmuş yani?” cevabı üzerinde biraz daha fazla durmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Amerikan politikasında hiçbir zaman bir asrı saadet dönemi olmamıştır. ABD tarihinde gerçekten ve tartışmasız olarak saygın olan, tamamıyla ve şüphesiz en yüksek demokratik ideallere adanmış en son yönetim, Abraham Lincoln yönetimiydi. Modern Amerikan tarihinin, muazzam ve sonu gelmeyen tepkisel bir destan olarak tanımlanması ise sadece gerçeğin karikatürize edilmesi olacaktır.

Burjuva politikasının çerçevesi içinde bile, demokratik ve eşitlikçi duyguların toplumsal tabakalara yansıdığı ciddi toplumsal mücadele dönemleri az değildir. Bu duygular medyada, sahiplerince, yazar, yayıncı ve editörlerinin en azından bazılarını orta sınıfın demokratik ilkelere bağlılık konusunda samimi olan kesimleri içinden seçmek zorunda hisseden medyada bile yansıma bulmuştur.

Bir nesil önce hükümetin yalanlarının ifşa edilmesi ve kınanması gerektiğine gerçekten inanan gazeteciler ve editörler bulmak hâlâ mümkündü. “İtibar açığı” terimi –bu terim Amerika’nın Vietnam’a müdahalesini haklı göstermek için Johnson yönetimi tarafından öne sürülen iddialarla, bu ihtilafın tarihsel, siyasi ve toplumsal gerçekleri arasındaki uçuruma gönderme yapmak için kullanılıyordu- 1960’larda medya tarafından o kadar çok popüler hale getirildi ki, artık gündelik hayatta kullanılan bir ifade halini aldı. On yıl sonra, -Pentagon belgelerinin New York Times’da yayımlanmasıyla zaten sarsılmış olan- Nixon yönetiminin yalanları, suçlu başkanın istifasına neden olan Watergate skandalının patlak vermesiyle sonuçlandı.

Şu anda, iktidarın, her şekilde uluslararası hukuku her şekilde ihlal eden bir savaşı başlatmayı haklı gösterebilmek için Amerikan halkına ve bütün dünyaya kabaca ve açıkça yalan söylediği çok açık.

Ancak bu devasa siyasi yalanın teşhir edilmesi kınanmasına değil, medyada yeni ve çok daha küstah gerekçeler üretilmesine neden oluyor.

Burada tahlil edilmesi ve açıklanması gereken ciddi bir siyasi ve toplumsal olguyla karşı karşıyayız. Bu durum, Amerikan halkına, yaşadıkları toplumun doğası hakkında önemli ve çok rahatsız edici şeyler söylüyor.

İlk olarak, siyasi yalanların nesnel önemi üzerinde duralım. Bu, ahlaki bir sorun olarak değil, daha ziyade toplumsal bir olgu olarak görülmelidir. Yalan, toplum içindeki çelişkilerin bir göstergesidir. Bir kişi, yalan söylediğinde bunu kişisel çıkarları ile kabul görmüş toplumsal normlar arasındaki boşluğu kapatmak için yapar. Yalan, bu anlamda, kişiyle toplum arasındaki asli çatışmadan çıkar. Bu çatışmanın boyutu, derinliği ve keskinliği -ister daha yumuşak ve hoş “zararsız bir yalan” olsun, ister daha üzücü olan yalan yere tanıklık etmek şeklinde olsun- yalanın kapsamını ve şiddetini belirleyecektir.

Bir hükümetin söylediği yalanlar da, kişiyle toplum arasındaki değil, toplumsal sınıflar arasındaki çelişkilerin bir göstergesidir. Son tahlilde devlet, hakim sınıfın -yani kapitalist sınıfın- çıkarlarına hizmet eden ve bu çıkarları koruyan baskı aracıdır. Ancak, bir burjuva demokrasisinde, bu baskıcılık rolü, devletin çeşitli sınıfların ve toplumsal çıkarların az çok tarafsız arabulucusu olarak –bütün ülkeye hizmet veriyormuş gibi- görünmesine olanak tanıyan karmaşık siyasi ve yasal üst yapı tarafından değiştirilir ve bir yere kadar gizlenir. Devletin meşruiyeti kesinlikle geniş halk kitlelerinin gözünde bu şekilde görülmesine bağlıdır -yani, bütün halkın demokratik yollarla seçilmiş temsilcisi olarak.

Ekonomik ve siyasi koşullar izin verdiği ve hatta sınıflar arasında bir uzlaşma politikası bunlar üzerinde olumlu etki yaptığı sürece demokratik illüzyon sürdürülür -ve devletin siyasi yalanları belirli kabul edilebilir sınırlar içinde tutulur. Ancak toplumsal sınıfların çıkarlarının birbirinden uzaklaşarak toplumsal gerginliğin gittikçe şiddetlendiği dönemlerde devletin, sınıf egemenliğinin aracı olarak oynadığı asıl rol, demokratik kabuğu gittikçe daha fazla aşındırma eğiliminde olur. İşte böyle dönemlerde devletin yalanları çok daha açık ve tiksindirici bir karaktere bürünür. Yani, yalanın işlevi, devleti kontrol eden egemen seçkinlerle geniş halk kitlelerinin çıkarları arasındaki büyüyen yarığı kapatmaktır.

Kitle imha silahları kampanyası, egemen seçkinlerin, savaş yönelişinin altında yatan açgözlü sınıf çıkarlarını geniş Amerikalı halk kitlelerinden gizleme ihtiyacından organik olarak doğdu.

 

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: