Misyonerlik

Misyonerlik tarihin hiçbir döneminde tek başına bir din meselesi değil, hep siyasi bir mesele oldu. Tarih boyunca sömürgeleştirmeyle iç içe yürüdü. Arkasında emperyalist devletlerin istihbarat örgütlerinden çokuluslu şirketlere kadar Batı’nın savaş aygıtları var.Sanıldığının aksine özellikle Protestan misyoner hareketi, Hıristiyanlaştırarak “yeni azınlıklar” yaratmaya değil, Batı’ya bağlı Hıristiyan “Türkler”, “bütün vatandaşlık haklarına sahip Protestan vatandaşlar” yaratmaya çalışıyor. Yoğun bir Hıristiyan ve Hıristiyanlaşmış nüfus oluşturma çabası. Yerli misyonerlerin “Türk olduklarını, Türkiye vatandaşı” olduklarını sık sık vurgulamaları hem bir siyaseti, hem bir stratejiyi açığa vuruyor.

“Aşağıdan” yürütülen faaliyet sonucu Türkiye’nin hiç Hıristiyan yurttaş yaşamayan bölgelerinde ev ve işhanlarında “kiliseler” açıldı. Örneğin, İstanbul’da 40, İzmir’de 40, Ankara’da 10 “kilise” açıldı. Ancak kesin bir rakam tespit etmek pek mümkün değil.   . Tehlikeyi gündeme getirenlere karşı, misyoner örgütlerin dünyanın her yerinde çalışma yaptığı Afrika vb örnekler verilerek karşı çıkılır. “Evhama” kapılmamak gerektiği söylenir durur.

Oysa Afrika ya da dünyanın herhangi bir bölgesine gönderilen misyonerle Türkiye’ye gönderilen aynı anlamı ifade etmiyor. Örneğin, Güney Kore, Hıristiyanlık açısından özel bir anlam taşımıyor. Türkiye ise Afrika gibi sadece yer altı-yerüstü kaynaklarının zenginliği veya sadece jeopolitik önemi nedeniyle değil, emperyalizm için mutlaka ele geçirilmesi gereken “kutsal toprakları” ifade ediyor. Sadece iktisadi, askeri, siyasi yanı değil, işin bir de Hıristiyanlık-Yahudilik açısından dinî yanı var. Bu yüzden ısrarla yüz yıllardır Türk toprağını hedef alıyorlar.

Amaç sadece “Türk Hıristiyanlar” değil, aynı zamanda merkezi otoriteye karşı harekete geçirmek üzere Hıristiyanlaşmış topluluklar yaratmak. Sözde etnik farklılıklar yaratılarak Güneydoğu bölgemizde yürütülen faaliyetin özeti budur. Batı, hedefini sadece siyasi, iktisadi ve askeri operasyonlarla teslim almıyor. Ruhen ve ırken de hedef kitleyi kendisine bağlamak için bir dizi çalışma yapıyor. Somut örneği Güneydoğu’da bölgemizde yaşayan vatandaşlarımız üzerinde oynanan oyundur. Bölge belediyelerine AB’den aktarılan paralar, ABD, İngiliz elçiliklerinin hummalı sondaj çalışmaları bölge insanına Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından ayrı yeni bir kimlik yaratmak hedeflendi, belli ölçüde başarı sağlandı. Ancak bunlar yeterli olmadığı için ‘Kürtler Aryen Irktır’ tezini yeniden ısıtıp piyasaya sürdüler. Kamuoyunda yaygın kanı, bu tezin son 20 yılda Alman İstihbaratı tarafından geliştirildiği, propaganda ve örgütlenme faaliyetinde kullanıldığı yönünde. Oysa bu iddiayı ilk ortaya atan 1918 yılında İngiliz İstihbaratından Binbaşı Edward Novill’dir (Bazı çevirilerde Noel-U.Y.). Novill’den 80 yıl sonra Almanların yaptığı AB süreciyle birlikte ellerindeki ‘sivil toplum kuruluşları’ aracılığıyla bu tezi geliştirip yaygınlaştırmaya çalışmak oldu. Amaç irken, ruhen ve dini açıdan bölgedeki vatandaşlarımızı Batı’ya bağlamak. Çünkü İslâm sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda kültürümüzün temelindeki çok önemli bir yapıtaşı. ABD, İngiltere ve AB’yle birlikte İsrail’e bağlı kuruluşların da bu konuda bütün gücüyle yüklenmesi ve Kürt kökenli insanların aslında Yahudi olduklarını iddia etmesi boşa değil. İsrail ve uluslararası Yahudi Lobisi, propaganda aracı olarak, yeniden ‘Hz. İbrahim de Kürttü’ safsatasını yayıyor.
Dolayısıyla mesele, Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle doğrudan bağlantılıdır.

Batılı Hıristiyanlar, 1071 sonrası Türk ilerleyişini durdurmak, Kudüs ve Hıristiyanların diğer kutsal saydıkları yerleri geri almak için 1096-1270 yılları arasında toplam sekiz Haçlı Seferi ve bir dizi küçük sefer düzenlediler. Papalar, Haçlı Seferleri boyunca ve sonra “Anadolu ve Rumeli’yi istila etmekte olan Türklere karşı Avrupa milletlerini ayaklandırmak için bütün teşkilatiyle harekete geçmişlerdi”. Haçlı Seferleri bitince 1208 yılında misyonerliğe başladılar. Bu tarih Türklere karşı verilen savaşta bir strateji değişikliğini ifade ediyor.

“ASYA’NIN ANAHTARI” TÜRKİYE

Katoliklerin ardından ABD’deki Protestan misyoner örgütlerinin en kıdemlisi ve en büyüklerinden, “American Board of Commissioners for Foreign Missions”, kısaca ABCFM ya da Board diye anılan örgüt 1820’lerden itibaren Anadolu topraklarına girince, misyonerliğin yıkıcı faaliyeti çok daha çarpıcı biçimde öğrenildi.

1823 yılı sonunda William Goodell ve Isaac Bird, Beyrut’ta iki Ermeni din adamını Diyonisos Karabet ve Kirkor Vartabet’i Protestan yapmayı başardılar. Onlar da tıpkı Katolik misyonerler gibi öncelikli olarak Osmanlı’daki gayrimüslim tebaayı hedef aldılar. En önemli araçları okul, yetimhane, hastane gibi son derece güçlü çekim merkezleriydi. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk Protestan Amerikan misyoner okulu 28 Temmuz 1824 tarihinde, Beyrut’ta Hıristiyan Arap, Tannus el Haddad’ın başöğretmenliği ve yedi öğrenciyle öğrenime başladı.
1829’da Board üst yönetimi Ermenilere yönelik bir misyon kurdu. Bu faaliyetin başlamasından sonra, yaklaşık 70 yıl içinde, Anadolu’da 25 bin Ermeni Protestanlaştırıldı. 1895 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde faaliyet yürüten Board’a bağlı misyonerlerin sayısı 540. Bunların 427’si Anadolu’da çalıştı.

Örgütlenme çığ gibi büyüdü.

Amerikan konsolosları azınlıkları, özellikle Osmanlı Ermenilerini kışkırtma faaliyetinin bizzat içinde bulundular. Amerikalı misyonerlerle birlikte bölücü faaliyetin içinde de yer aldılar. Örneğin, Halep, Elazığ ve Kayseri konsolosları misyonerlerle birlikte Ermenilere para yardımı yaptı. Konsoloslarla misyonerlerin birlikte çalışması Bab-ı Âli’nin dikkatini çekti ve ABD’nin konsolosluk açma isteklerine sınırlama getirildi. Ancak yürürlükteki 1830 Ticaret Antlaşması buna engel oldu.

Amerika, merkezi İngiltere’de (Londra) bulunan Hıristiyanlığı Dünyaya Yayma Cemiyeti, Fransa, Roma Kilisesi ve diğer Batılı devletlerin misyoner örgütleri Harput’tan İstanbul’a kadar Osmanlı coğrafyasında hummalı bir faaliyetin içindedir. Misyoner örgütler Osmanlı’daki Müslüman olmayan vatandaşları bölüp parçaladı ve ayaklandırdı. Beyrut ve Suriye bölgesindeki Amerikan okulları da Arapları ayaklandırmak için açılmıştı.

Osmanlı’nın parçalanmasında misyoner okulları büyük rol oynadı. Dinini değiştiren aynı zamanda, bağlı oldukları toprağı da reddediyor, sadakatle bağlı olduğu devleti ve parçası olduğu milleti de değişiyordu.

 

Bulgar, Rum, Ermeni, Arap ve Arnavut milliyetçilerin kurdukları çetelerin lider kadrosunun çoğu bu okullarda yetişti. Örneğin Bulgaristan’ın “kurtarılması” davasını başlatan Robert Kolej’in kurucusu, misyoner Cyrus Hamlin. 1863 yılında ABD dışında denizaşırı bir ülkede açılan ilk Amerikan koleji, İstanbul’da açılan Robert Kolej’dir.

 

Gerek Osmanlı, gerek 1908 Devrimi’nden sonra İttihat ve Terakki hükümetleri misyonerlik hareketlerine karşı sert tedbirler almaya çalıştılar. Ama hem iş işten geçmişti, hem de tedbirler yürürlüğe konamadan 1. Dünya Savaşı’na girildi.

AMERİKAN EĞİTİM KOMİSYONLARI

1939’dan itibaren adım adım özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye önce İngiltere’nin ardından her alanda ABD’nin hâkimiyeti altına giriyordu. Türkiye ve ABD hükümetleri arasında 27 Aralık 1949’da imzalanan anlaşma gereği Türkiye’de Amerikan Eğitim Komisyonu kuruldu.

Anlaşma gereği Amerikan Eğitim Komisyonu, “Türkiye’de Türk parası ile Türk hükümetinin himayesinde, her türlü Türk denetiminin dışında, Türk eğitimi hakkında araştırma yapması, bilgi toplaması, gerekli Amerikan memurlarının uzman ve araştırmacı olarak okul, üniver- site ve bakanlıklara yerleştirmesi ve benzeri faaliyetlerini” dilediği gibi yaptı. Türkiye’nin başkentinde Türk eğitimiyle ilgili bir Amerikan Komisyonu kuruldu ve Türk hükümetine bu komisyonun çalışmalarını kontrol ve denetleme hakkı bile verilmedi.

YERDE YÜRÜYEN U-2’LER

1961’de ABD Başkanı J.F. Kennedy’nin girişimiyle “az gelişmiş ülkelerde” çalışmak üzere yüzlerce gönüllü kadın ve erkekten oluşan bir örgüt kuruldu. Kennedy yetkisini kullanarak örgütün kurulması için 1 Mart 1961’de bir kararname çıkarttı.
Barış Gönüllüleri, gittikleri ülkenin insanları ile yakın ilişki kurmak, aile yapısının içine girerek sosyal araştırma yapmak ve Amerikan ideolojisi için altyapı oluşturmakla görevlendirilmişlerdi. “Barış Gönüllüleri’nden istenen, Amerikan ideolojisinin propagandasını yaparak Amerika’ya sadık toplumsal ortam oluşturmak olmalıydı, amaç; ‘Bir Müslümanın Mekke’ye yönelmesi gibi, bir insanın Washington’a bakmasını sağlayacak ideali bulmak’ olarak” belirlenmişti.

SIR CATHERWOOD’UN MÜDAHALESİ

Soğuk Savaş sona erdikten sonra Yeni Dünya Düzeni gereği, Hıristiyanlaştırma faaliyeti hem “aşağıdan”, hem “yukarıdan” devasa boyutlara ulaştı. Özellikle Turgut Özal’lı yıllarda önü iyice açıldı.

WASHİNGTON VE LONDRA’DA KAMPANYA: TÜRKİYE’YE TURİST GELMEZBir de “inanç turizmi” var. Emniyet’in İzmir ve İstanbul’da yaptığı operasyonlardan sonra ortaya çarpıcı bir gerçek çıktı. İzmir’de Hıristiyanlığı yayma faaliyeti yürüten 16 ABD’li misyoner, 29 Temmuz 1999 günü gözaltına alındı. Amerikalı misyonerlerin 15’i, 30 Temmuz 1999 sabahı Adnan Menderes Havalimanı’ndan İstanbul aktarmalı bir uçakla ülkelerine gönderildiler.

Güney Afrikalı olan Hendrikus, Trabzon’da oturuyor ve bir turizm acenta-sında çalışır gözüküyordu. ABD Büyükelçiliği’nin isteği ve Hendrikus’un ikamet adresi göstermesi üzerine savcılığa çıkarılmadan serbest bırakıldı.

Londra ve Washington büyükelçiliklerine gönderilen protestolarda önemli bir itiraf var: Misyonerlik faaliyetini yürütenler aynı zamanda “inanç turizmi” yapıyor! Bob Fleming adlı tur operatörünün gönderdiği protesto yazısında bu açıkça belirtiliyor. ABD ve İngiltere’de büyükelçiliklerimize ulaşan kampanyanın nedeni İzmir ve Zeytinburnu’nda polisin yaptığı operasyondu.

Peki Türkiye’nin muhataplarına operasyonların apartman ve işhanlarında kurulan misyoner kiliselerine yönelik olduğu, bu bölgelerde hiç Hıristiyan yurttaşın yaşamadığı halde korsan kiliseler açıldığı, meselenin inanç özgürlüğü olmadığı, acaba söylendi mi?

Ancak daha önemlisi, hiç kimse, mahallelerde, apartman dairelerinde, işhanlarında kurulan “kiliselerin” turistler için ne gibi bir “çekim merkezi” olduğunu sorgulamadı!

DİYARBAKIR’DA MİSYONER KİLİSESİ

ABD’de basılan ve Protestanların el kitaplarından sayılan “Operations World-Hedef Tüm Dünya”nın 1993 yılı baskısına göre, misyonerler Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde 200 vatandaşımızı Hıristiyan yapmayı başardılar. Kuzey Irak’ta ise sayının binlerle ifade edildiği belirtiliyor. 1991 Körfez Savaşı’ndan bu yana ABD ve Batı’dan gelen NGO’ların (hükümet dışı kuruluşlar) ve birlikte çalıştıkları Çekiç Güç’ün bu faaliyetin merkezinde oldukları ise bizzat TBMM’de defalarca dile getirildi.

Diyarbakır’da 1999-2000 yıllarında bölgeye giden yabancı misyonerler yaklaşık 30 aileyi Protestan yaptı. Diyarbakır’ın göbeğinde Sur beldesi Lalepaşa mahallesinde 2001 Haziran’ın da kilise inşaatının temeli atıldı.
Diyarbakır’daki kilise inşaatı durdurulunca ABD Dışişleri hemen devreye girdi. ABD Dışişleri 2001’in son günlerinde yayımladığı “Dünyada Din Özgürlüğü” başlıklı yıllık raporun Türkiye bölümünde “Sonradan Hıristiyan olanlara baskı yapıldığı” iddiası yer aldı. Raporda, Hıristiyan ve Musevilerin Türkiye’de ibadetlerini özgürce gerçekleştirdikleri, ancak sonradan Hıristiyan olanların baskı gördüğü öne sürüldü.

Bu tartışmalardan iki yıl sonra Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Aria Oostlander, PKK’ya yakınlığıyla bilinen Özgür Politika gazetesine yaptığı açıklamada, aynen şu sözleri söyledi: “Diyarbakır’da küçük bir Protestan cemaatiyle de tanıştım. Çok barışık bir gruptu ve yetkililer kendi imkânlarıyla bir kilise salonu inşa etmelerini engellemiş. Türkiye’nin AB nezdindeki büyükelçisine de bu tatsız olaylar ve azınlıkların korunmasıyla ilgili bir liste verdim. Türkiye’nin gerçekten iyi niyetli olduğunu kanıtlamak istiyorsanız, lütfen bu sorunu iki haftada çözün dedim.”

ERIC EDELMAN’IN MÜDAHALESİ

“Güneydoğu’da misyonerlik faaliyeti ABD’nin Pirinçlik Askeri Üssü’nün kurulmasıyla başladı. Ardından 1962’den itibaren yüzlerce Amerikalı misyoner ‘Barış Gönüllüleri’ adıyla Türkiye’de faaliyette bulundular. Kürt ayrılıkçılığının temelleri de bu dönemde atıldı.”

ABD Ankara Büyükelçisi Eric Edelman, Güneydoğu Anadolu bölgesinde görevli bir Türk istihbarat subayının yaptığı bu değerlendirmeyi doğrularcasına, 20 Nisan 2004 tarihinde Diyarbakır’daki misyoner kilisesi ile ilgili müdahalede bulundu.
.
Önemli bir ayrıntı: belediye başkanı Osman Baydemir, ABD’de yaklaşık bir yıl ‘kent yönetimi, şehircilik’ konusunda eğitim gördükten sonra gelip belediye başkanı ‘seçildi.’


3 Kasım 2002 genel seçimlerinin ardından hükümet olan AKP, Batı’nın istediği yasaları bir bir çıkararak ve gösterdiği uygulamayla misyonerlerin önünü açtı.

DEĞERLENDİRME

“Aşağıdan” yürütülen faaliyet ve Batı’nın bakışı özetle böyle. Her ilçede, mahallede açılan “kiliseleri” yabancı misyon şefliği veya “istasyon” olarak algılayabilirsiniz. Zira Amerikan Merkezi Haberaima Örgütü CIA’da 1957-1969 tarihleri arasında 12 yıl kritik görevlerde bulunan, ABD’nin “az gelişmiş” ülkelerde yaptıklarını bizzat yaşayan ünlü CIA ajanı Philip Agee, misyoner örgütlerin ne işe yaradığını, nasıl ajan devşirdiklerini anılarında açıkça yazdı.

Ancak Hıristiyanlaşmayı veya bugünkü toplum-insan yapısı hızla çürüyen “Batı”lılaşmanın etkisinin Türk insanındaki sonuçları daha yıkıcı.

Türkiye’nin insan malzemesi çürümektedir. İktisadi, siyasi, askeri, kültürel hemen her açıdan değerlendirelim.

Eğitim sisteminin “millîlik” vasfı tartışılır hale geldi. Bir özel üniversitenin öğretmenine göre “Türk Kurtuluş Savaşı Küçük Asya’da bir Rum katliamına yol açmış”. Dolayısıyla Kuvayı Milliye hareketinin gayrı meşru olduğunu savunan ‘öğretmenler’ var. Bir devlet okulunda tarih öğretmeni ise öğrencilerine tam tersini anlatıyor. Kendi tarihine yabancılaşmış birkaç nesil yetişti. Böyle eğitim sistemi olur mu?

Mezun olan öğrenciler de başta ABD olmak üzere Batılı ülkelere gitmek, orada okumak, çalışmak ve o ülkeye hizmet etme düşüncesi hızla yaygınlaştı.

Çocukların televizyonu izlediği saatlerde cinsel kimliği belirsiz kişiler ekranı doldurdu. Medya her alanda düzeyi düşüren ve insanı maymunlaştıran Batılı televizyon kanallarının kopyası haline geldi.

Türk milletinin inancı da ağır ateş altında. 2005 yılının Şubat ayında Hollanda’da başkent Amsterdam yakınlarındaki Hoofddorp kasabasında bulunan Al-Rahman Camii bir camii, namaza çağrıyı minareden ezan yerine ışıkla yapma kararı aldı. Ezan okunması gerekirken örneğin öğle namazında camide ışık yanacak, Müslümanlar da ışığa bakıp gidip namaz kılacaklar! Ve bu gelişme, hiçbir muhafazakâr çevrede tartışma konusu yapılmadı.

18 Mart 2005 Cuma günü, Virginia Universitesi’nden bayan Prof. Amina Vadud, New York’ta yaklaşık 100 kişilik “cemaate” Cuma namazı kıldırdı. Gösteriyi örgütleyen Wall Street Journal yazarı, Asra Q. Numani. Ve bu gösteri, dünyada belki de en çok Türkiye’de tartışma konusu yapıldı. Numani, “En büyük hayalinin Sultanahmet Camii’nde namaz kıldırmak olduğunu” açıkladı.

Ve son 10 yıldır her kurban bayramında yürütülen psikolojik harekât sonucu, neredeyse kurban kesmek yerine “marketten tavuk alın” demeye varan değerlendirmeler…İslâm sadece bir inanç sistemi değil. Türkün kültür yapısının önemli köşe taşı, geleneği, yapının harçlarından biri. Bu ülkede dini, insanların gönlünden çıkarın ertesi gün anladığımız anlamda Türkiye diye bir ülkenin olup olmayacağı şüphelidir. Bu yüzden milletin dini de Batılı merkezler tarafından “Hıristiyanlaştırılıyor.” “Evanjelist İslâmı” yaratılıyor. Bu yüzden Soros’un fonladığı TESEV, “Şehitlik, gazilik kavramı kalksın” diye raporlar hazırlıyor.

Türkiye’deki hakim yönetimin entegre olmaya çalıştığı “sistem”in doğal sonuçları böyle. Ulus ve bağımsız devlet olarak, direnç unsuru olabilecek her alan, kurum büyük dönüşümün tehdidi altında.

Bütün bunları yaşadıktan sonra insanların nüfus cüzdanında din hanesinde ne yazdığı aslında önemini yitiriyor. İşte siz Hıristiyanlaştınız! Batılılaştınız. Gönlü, beyni bu topraklardan kopmuş insanlar ve sayıları hızla artıyor.

Kuşkusuz ille de bir felaketle karşı karşıya kalmak gerekmez. Soru şudur: Türkiye, merkezi, bağımsız, güçlü bir ulus-devlet mi olacak, yoksa beyliklere mi bölünecek?

Bu topraklarda millet mi olacak, yoksa dinlere, cemaatlere, mezheplere, tarikatlara, emperyalist strateji gereği “alt kimliklere” bölünmüş bir yığın mı olacak?

Alıntıdır

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: