Arjantin’de Mevlânâ okumak

FRANSA’nın kuzeyinde yağmurlu, rüzgârlı, düzenli bir kasaba burası. İsmi Deauville. “Ne işin var orada?” dediğinizi duyar gibiyim, elden geldiğince anlatayım. Her sene ekim ayında, emekli cenneti olarak görülen bu sakin ve sessiz bölgeye apayrı bir canlılık geliyor. Dünyanın 80 ülkesinden toplam binin üzerinde kadın, buraya adeta akın ediyor. Afrika’dan, Japonya’dan, Güney Amerika’dan, Ortadoğu’dan, Rusya’dan… Dört bir yandan kadınlar. Zira “alternatif Kadın Davos’u” olarak da tanımlanan Kadın Forumu burada düzenleniyor.
Her şey bir işkadının vizyonuyla başlamış aslında. Ve pek çok girişim gibi bu da engellerden ilham almış. Aude Zieseniss de Thuin isimli başarılı bir Fransız işkadını, bundan üç sene evvel Davos’a katılmak için başvurduğunda beklemediği bir ret cevabıyla karşılaşmış. Ama bu durumda pek çoğumuzun yapacağı gibi, “Eh ne yapalım, artık seneye giderim” ya da “Demek ki kısmet değilmiş” diye konuyu kapatmaktansa, kendi Davos’unu kurmaya karar vermiş.
Önce kendisi gibi idealist ve girişken kadınlardan bir ekip oluşturmuş. Sonra tüm dünyadan siyaset, ekonomi, sanat, tıp, biyoloji, mühendislik, fizik, edebiyat gibi alanlarda üretken kadınlara kapısını açan bir forum kurmuş. Uluslararası konferanslarda ve girişimlerde kadınların rolü hâlâ son derece sınırlı. Bilhassa belli bir sosyal zümreden gelmeyen kadınların. Buna dikkat eden Kadın Forumu, dünya üzerinde daha çok sayıda kadının ekonomik, toplumsal ve kültürel konularda daha fazla söz hakkına sahip olması için çalışıyor. Bugün dördüncüsü düzenlenen foruma her yerden katılım var. Her sektörden.

*

Toplu fotoğraf çekimi esnasında ufak tefek kumral bir kadın yanıma yaklaşıyor, utangaç bir edayla kendini tanıtıyor. Arjantinli (ve sonradan öğrendiğime göre mesleğinde hayli tanınmış ve başarılı) bir biyologmuş. Buenos Aires’in kuzeyinde dağlık bir bölgede organik tarım yapıyormuş. Kendini kısaca tanıttıktan sonra gülümseyerek, “Her şey bir yana, ben aslında bir Mevlânâ âşığıyım” diyor. “Şimdiye değin üç kez Konya’ya geldim, Hazreti Pir’in mezarını ziyaret ettim. Mevlânâ’nın İspanyolca’ya çevrilen her şeyini okudum. Ama tabii onu anlamak için daha çok yolumuz var.”
Şaşırıyorum. Bir an için ne diyeceğimi bilemiyorum. Halbuki şimdiye değin Mevlânâ’nın çağrısına kulak vermiş pek çok Batılıyla karşılaştım. Kanada’da, Amerika’da, İngiltere’de, Portekiz’de, Danimarka’da yaşayıp da Mevlânâ dendi mi gözlerinin içi gülen insanlar tanıdım. Ama bu kadın, hepsinden daha fazla şaşırtıyor beni. Çünkü medeniyetten uzak, şehir hayatına sırtını dönmüş, alabildiğine sakin ve basit bir hayatı seçmiş, adeta kendini yalıtmış. Böyle münzevi ve coğrafi açıdan uzak bir insanın Mevlânâ’yı keşfetmiş olması ve kendini onun âşığı olarak tanıtması beni ürpertiyor.
Modern insanın maneviyat arayışı bugün her zamankinden daha derin, daha belirgin. Adeta manyetik bir çağrısı var Hazreti Mevlânâ’nın. Nasıl bir tılsımdır ki bu, nasıl bir esrar perdesi, bunca yüzyıl, bunca değişimden sonra bile aynı kalıyor, eskimiyor, tavsamıyor. Arjantin’de bir dağ köyünde organik tarım yapan bir kadının, geceleri yatmadan evvel Rumi’den İspanyolca dizeler okuduğunu bilmek garip bir ürperti veriyor insana. Ve insanlık adına müthiş bir umut ve inanç.

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: