Korku Siyaseti

20. y.y.’ın insanlara kattığı en belirgin psikoloji herhalde korkudur. Televizyonlar, gazeteler her yerde korku pompalıyor. Olan olayları, yaşanan trajedileri endişeyle izliyor bunların yarattığı etkiyle sokağa dahi çıkamıyor. İşlerimizi elimizden geldiğince evimizden halletmeye çalışıyoruz ki, bilgisayar ve online şeyler burada bizi çok rahatlatıyor.

Korku artık her yerde. Bu duygunun da etkisiyle ki, artık hiç kimseye, hiç bir şeye güvenemez, her şeyi yargılar hale geldik. Herkese belli bir mesafeden kuşkuyla yaklaşıyoruz. Zira her akşam gördüklerimiz biz bilmesek de, bilinçaltımıza her akşam işleniyor. Ve artık biliyoruz ki, hiç kimseye güvenmemiz gerek.

Terör ve şiddet heryerde. Her akşam televizyonlar haberlerde ölenleri sayıyor. İş artık o boyutlara geldiki bunları da normal bulmaya dahi başladık. Çok sıradan şeylermiş gibi ölenleri izliyor, çok yüksek boyutlarda olsa dahi iki dakikalık muhabbetimizin mezesi yapıp, güvenli evimizden dışarıda kaldığı sürece önemli olmadığına kanaat getirip, mağaramızda takılmaya devam ediyoruz.

KORKUNUN GELENEKSELLEŞTİRİLDİĞİ ÜLKE : TÜRKİYE

Korku, Türkiye’de siyasal hayatı belirleyen en güçlü faktörlerden biri olagelmiştir; bazen açık, kimi zaman örtülü; bazen kenarda kıyıda, çoğu zaman da merkezde. Şimdi yine bu faktörün sistematik bir biçimde siyasal hayatın merkezine yerleştirilmek istendiğini görüyoruz. Korku; motive edici, biçimlendirici ve meşrulaştırıcı bir işlevle kullanılıyor. Bunun adı “korku siyaseti”dir. Korku siyasetinin en önemli sonucu, siyasetin içini boşaltmaktır. Çünkü korku, aklı devre dışı bırakır; insanı bilinçli hareket eden bir özne olmaktan uzaklaştırır, etki edemeyeceği güçler arasında oynanan bir oyunun nesnesi haline getirir. Korkunun hakimiyetine giren insanlar, derin bir kadercilik girdabına sürüklenirler. Yani korku, insanı kendine yabancılaştırır.

1960,1971,1980 askerî darbeleri, gerçekleşmeyen darbe girişimleri, olağanüstü haller, sıkıyönetimler, dünyadaki seyrine uygun olarak, rejim tehlikesiyle ve güvenlik söylemleriyle meşrulaştırmışlardır kendilerini. Bizde de askeri darbelerin, sıkıyönetimlerin, olağanüstü hal rejimlerinin nedeni; hep ülkeyi “büyük tehlikeler”den kurtarmak olarak açıklanmıştır. Zulüm politikaları, toplumda yaratılan korkular üzerine inşa edilmiştir.

Kendine karşı çeşitli komplolar kurulduğu inancının saplantı haline dönüştüğü, yurttaşlar topluluğunu “yandaşlar-dostlar” ve “hainler-düşmanlar” çatışması içinde algılayan bir toplumsal ruh hali Türkiye tarihinin bugüne taşınan bir gerçeğidir. Geleceğin bugünden daha kötü olacağına inananların çoğunlukta olduğu bir toplumda, ulusal güvenlik saplantısının egemen olduğu bir ortamda, hem bastırılmış korkuların daha açık biçimde dile getirildiği hem de bu korkuları bastırmak için çok katı ve içe kapanmacı bir ideolojik zeminin topluma damla damla verilmektedir. Bu güvenlik sendromunun önemli bir cephesi, son derece abartılı milliyetçi güven tezahürlerine de yol açmasıdır. Demokrasi-güvenlik gerilimini canlı tutmaya çalışan, etnik şiddet, terör ve başkaldırı efsanelerinden beslenmeye çalışan bu siyaset tarzı, 11 Eylül sonrası dünyada zorlama bir oluşum olarak mevcudiyetini sürdürüyor.

“Korkunun akılı alt etmesi, duyguları ateşlemesi”… Brzezinski’nin Bush yönetiminin bugünün Amerika’sı ve Amerikan toplumuna verdiği en büyük zarar olarak işaret ettiği bu husus, aslında Türkiye’de bizim genel halimizi de özetliyor. Bizim genel halimizi de ifade ediyor. “Bölünme korkusu”, “Sevr sendromu” ,”emekçi mücadeleleri”,”azınlık hakları” her yanımızı sarmıştır. Akıl durgunlaşmış, bilgi bir kenara itilmiş; korkuların tetiklediği “komplo teorileri” hayatın başlıca tanımlama aracı haline gelmiş. Asabi, tedirgin, kaygılı, şaşkın bir toplum haline dönüştürüldük. Yükselen ulusalcılık-milliyetçilik denilen, aslında, bu “korku-cehalet” işbirliğinden, hatta izdivacından dünyaya gelen bir sakat çocuktur.

Bütün bu ruh halinin bir tezahürü olarak, dünyanın başka hiçbir demokrasisine nasip olmayan türden eylemlere rastlarız ülkemizde. İstanbul’da 12 Aralık 2000′de Bayrampaşa’daki Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde toplanan 4 bin polis, sabah saatlerinde resmi kıyafetli olarak ellerindeki Türk bayrakları ile Vatan Caddesi’nde bulunan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yürüyüşe geçtiler. Buradan Sultanahmet’te bulunan İstanbul Valiliği’ne doğru yürüyüşlerini sürdüren polisler, sık sık ellerindeki silahları havaya kaldırarak, ‘Kahrolsun insan hakları’ sloganları atmışlardır.

Laikçilerin dincilerden, milliyetçilerin AB’den, İslamcıların ordudan, beyaz Türklerin ahaliden, ırkçıların Kürtlerden vs. korkması, Türkiye toplumunun genel olarak en çok kendinden korkması sonucuna götürmektedir. Halka şırınga edilen doğruların, eğitim yapısının, çarpık tarih bilincinin bir sentezidir bu sonuç. Özgürlükler ve eşitlik konusunda kazanılacak hakların, yeni hak sahipleri veya başkaları tarafından kötüye kullanılabileceği konusunda yaratılan kronik güvensizlik, Türkiye toplumunun bugün içinde bulunduğu şiddetli güvensizlik halini ifade etmektedir. Türkiye’de demokrasi savaşı, bugünümüzü ve geleceğimizi bu korkular ışığında algılamamız ve kendimizden korkan bir toplum davranışı sergilememiz için çalışan güçlere karşı uzun bir zaman daha devam edecek gibi görünüyor.

Korku siyasetinin yansımalarını, Türkiye siyasi tarihinin tüm evrelerinde, günümüz Afganistan’ı, günümüz Irak’ı, 1990′lı yılların Yugoslavya’sı, 1973 yılı öncesi Vietnam’ı, 1950′li yılların Kore’si, 1939- 45′li yılların dünyası ve daha sayılması uzun bir liste oluşturacak değişik zaman dilimleri ve coğrafyalarda, milyonlarca ve milyonlarca masum insanın, kadınların, çocukların, gençlerin, yaşlıların ölümlerinde kitle katliamlarında bulmak mümkündür. Korku siyaseti üzerinden dayatılan güvenlik-demokrasi ikilemi özünde insanların en temel haklarını ve özgürlüklerini rafa kaldırmaya yöneliktir. Güvenlik algılaması bireysel özgürlük alanını giderek daraltacak ve sonuçta yok edecek en büyük tehdittir. Oysa, insanlar özgürlüklerini kaybettiklerinde güvenliklerini de kaybederler. Çünkü insanları güvende tutan tek şey özgürlükleridir.

Her ne kadar günümüzde ‘özgürlük’ kelimesi ,insanların kendilerini  sadece kendilerini ‘özgür’ sanmaları için içi boşaltılmış bir kelime olmaktan başka birşey olmasa da  , kendilerini avutabilecekleri tek kelime ÖZGÜRLÜK.. ama sözde özgürlük..

Yani Özgürlük bu yüzyılda ‘Denizdeki Yılan’dan başka birşey değil …maalesef

%d blogcu bunu beğendi: