Vaşington ve Utanma Duygusu

Amerika dışındaki ülkeleri şimdilik bir yana koyalım. Ama Amerikan geçmişi, yazını ve sanatlarıyla kısa pantolonlu olduğum yıllardan bu yana ilgilendiğimi söyleyebilirim. Kuşku yok ki, okuduğum yabancı adlı okulların ilk yıllarında öğrenme istekli bir çocuk olarak bizlere ne okutulduysa onu belledik.

Örneğin, kendini neredeyse yoktan var edip (İskoçyalı düşünür David Hume’un tanımıyla) “Amerika’nın ilk yazarı” olan Benjamin Franklin hem Aydınlatmacı düşünürlerdendi, hem de yıldırımsavar gibi buluşları olan bilimciydi. O yıllarda çoğumuzun elinden düşmeyen Webster sözlüğü  devamı için >>de bir Amerikalınındı. Thoreau ile Whitman doğa aşığı iki ozandılar. Hawthorne’un ünlü Kızıl Harf romanını sınıfta okuduğumuzda sanırım 17 yaşıma basmıştım. Melville’in Moby Dick’ini bugün de çok beğenirim. Yalnız dili ve genel kavrayışıyla ne yaman bir sunucu ve anlatım ustası olduğunu kanıtladığı için değil, konunun simgesel anlamından ötürü de. Delikanlılığında balina avına sık çıkmış olan Melville denizi çok iyi bilirdi, ama (bir yoruma göre) o romanda batan gemi büyük balıkların güçlükle tutulduğu tekne değil, (simgesel olarak) Amerikan devletinin ta kendisidir; batıran da hiç kimseyi dinlemeyen baştaki “kaptan”; yani, gözü beyaz balinadan başka bir şey göremeyen Kaptan Ahab’tan çok Vaşington’da karar-verici durumda olanlar. Ya Poe’nun “Çanlar” şiiri için seçtiği sözcüklerden çıkan çan sesleri, Mark Twain’in “Zıplayan Kurbağa” öyküsü, T.S. Eliot’ın (kendi sesinden ara sıra dinlediğim) dizeleri, ardından Hemingway, Faulkner, siyah derili Wright ve oyunlarını çok sonra Broadway’da izlediğim O’Neill, Miller, Williams… ve ötekiler.

Ayrıca, New York’a her gidişimde ikinci katında İzlenimcileri bir kez daha gördüğüm Metropolitan


Nancy Pelosi

Howar

Müzesi, her aradığımı bulduğum Kongre Kütüphanesi, ünlü seslere (çok yüksek bir ücretle ama) genelde ancak bir gece sahneye çıkma fırsatı tanınan Carnegie müzik salonu… ve benzerleri…

Amerika’da yukarıda sıralananların yanında çirkinliklerin de bulunduğunu ve daha önemlisi birtakım iğrençliklerin topluma egemen olduğunu anlamak biraz zaman alabilir. Başkentte benzersiz bir kütüphane vardır, ama Vaşington, ülke (ve önemli ölçüde, dünya) kararlarının verildiği bir yer olarak, utanma duygusunu yitirmiştir. Bir önceki yazımda çürümüşlüğün saklanmadığını, buna gerek bile duyulmadığını ve çirkin uygulamaların gitgide sıklaştığını yazmıştım. Bu yargıya hiç kimsenin karşı çıkamayacağı kimi örnekler vermek isterim.

Senatör Max Baucus Kongre’de sağlık sorunlarının denetimini 2005’den bu yana elinde tutan kişiydi. Halk sağlığını değil, kendi kazançlarını gündemin başına koyan özel kuruluşlardan o tarihten sonra toplam 3.3 milyon dolar aldığı yazıldı. Yalnız o da değil. Senatörlerden Lieberman, Bayh ve Nelson aynı çevrelerden gene milyonlara varan katkıları ceplerine indirip sağlık konusunda seçildikleri yerlerde halkın isteklerine aykırı oy kullandılar. Temsilciler Meclisi’nde Demokratlardan Alabamalı Mike Ross da aynı şeyi yaptı. Kaliforniya’da büyük toprak sahibi Cumhuriyetçi John Campbell de. Bu sonuncunun kullanılmış otomobil tüccarlarından toplam 6 milyon dolara yakın para aldığı yazıldı. Karşılığında, tüketicileri koruyacak bir yasa taslağından satıcılar zararına bir maddeyi çıkartarak rüşvetin bedelini ödedi. Demokrat Melissa Bean ve Walter Minnick de çok yüksek paralar karşılığında malî kurallarda büyük sermayeye kazançlar getirecek değişiklikler yaptırdılar…

 

Bu dizelge uzadıkça uzar. Uygulama neredeyse apaçıktır ve kötü anlamda ünlüdür. Her toplumda böylesine çürüme var. Japonya, İtalya, Kore ve benzerleri. Ancak, Amerikan siyasetinde utanma duygusu yok olmuş durumdadır. Bunu Amerika’ya “yakıştıramayanların” konuyu kavrayamadıkları anlaşılıyor. Sanılanın tam tersi doğru. Tencereyle kapak birbirine uyuyor. Ne şaşırmalı, ne de suçu birkaç tetikçinin sırtına yüklemeli.

Amerikan başkentinde siyasete büyük sermayeden gelen paralar yön verir. Kararları iyi örgütlenmiş varlıklılar verirler, seçilen siyaset adamları onları yasalaştırır ve uygulatırlar. Hele Kongre içindeki kurullara seçilenler pastadan büyük parçalar alanlardır. Siyasetçilerin gözü seçimde, üyelik getirecek dış destekte ve oyunu Kongre’deki görevini sürdürecek biçimde kullanmayı öğrenmededir. Her seçim çalışmasında toplanması gereken bir para tutarı vardır. Hedef onu sağlamak, partisiyle kendi adına kullanmak ve bu yoldan Kongre’ye girip (ya da oradaki eski yerini koruyarak) onu bu çatının altına sokanların dediğini yapmaktır. Bu gerçek başkent Vaşington’u, onun içinde Kongre’deki karar sürecini işte bugünkü durumuna getirmiştir.

Tüm siyasetçiler, onların danışmanları ve yardımcıları bilirler ki, para Amerikan siyasetinin yakasını hiç bırakmamıştır. Ama son yıllarda, para için yapılanlar tavana gelip dayanmış, kimi kurul başkanları çürümüşlüğün simgeleri gibi doruğa geçip oturmuşlardır. Oy hakkı olan üyeler daha önceleri kahverengi zarfların içinde gelen paraları alırlarken, günümüz ölçülerinde açgözlü değillerdi. Eskilerden Senatör John Stennis gibi almayanlar da vardı. Şimdi, para dağıtımı daha açık ve daha resmî oldu. Para verenin Kongre’de gözü, kulağı ve oyu var demektir. Para dağıtan baskı örgütleri temsilcilerinin kendileri de varlıklılar sınıfına girdiler. Örneğin, bu işte son yıllarda 100 milyon dolar sövüşlemiş olan Gerald Cassidy…

Amerikan yurttaşlarının büyük çoğunluğu Kongre kararlarının ardında dışarıdan gelen paranın olduğu inancındadırlar. O paranın üyeyi çürüttüğüne kuşku yok. Ancak, kurumu da çürütür. Sıradan yurttaşın ona inancını da ortadan kaldırır ve siyasette yerini almasını engeller. Dört yılda bir oy verme dışında bir şey yapmayan kişinin tavrı şudur: “Sonucu büyük para belirliyor. Kararları güçlü para babaları veriyor ve Kongre’deki adamlarının oylarını dışardan denetliyorlarsa, ben bunu nasıl değiştirebilirim; benim katkım solda sıfır kalır.”

Sıradan yurttaşın bu değerlendirmesinde yanıldığını bir an için kabul edelim. Ancak, halkın çıkarlarına karşı kararların alınmakta oluşu nasıl açıklanabilir? Hava kirliliği doğayı ve insan sağlığını bozuyor. Buna engel olabilecek Kongre bu konuda bir şey yapmıyor ve havayı kirletenlerden yana çıkıyorsa, bunun parayla satın alma dışında bir anlatımı olabilir mi? Amerika’da da yiyecekler bozuldu. Bundan sıradan yurttaş yaşamsal düzeyde zarar görüyor. Kongre neden bu gidişi durdurmuyor? Halkın sağlığını bozanların çıkarlarına hizmet ettiklerinden ötürü, değil mi? Amerikan yönetimi neden devletçiliği gitgide ufaltıyor? Bütün bu ters gidiş, Kongre üyeleri büyük para merkezlerine mideden bağımlı değillerse, olabilir mi?

Gerçek şu ki, Amerika’da demokrasi artık çalışmıyor. Orada “demokrasi” denen düzenin baş oyuncusu olan Kongre işgâl altında. Üyelerin büyük çoğunluğu güçlü para çevrelerinin ve iyi örgütlü baskı kümelerinin tutsağıdırlar. Doğa ve yiyecek kirlenmesi yurttaşları öldürüyor olsa bile, onların sözde temsilcileri bir şey yapmaz, yapamaz. Nerede kaldı, Ermeni sorununda Türk görüşlerini de dinlemek! Kendi askerleri deniz-aşırı cephelerde savaştan ve sivilleri anayurt topraklarında ilgisizlikten ölüyorlar da, kılları kıpırdamıyor. Sıradan Amerikalının işini, haftalığını, sağlığını ve çocuklarının eğitimini bile düşünmüyorlar. Bu çerçevedeki eski haklarını bile teker teker geri alıp bunun adına “özgürlük, demokrasi ve küreselleşme” deyip geçiyorlar.

Bunlar mı Türkleri dinleyecek? Kendini nasıl dinleteceğini bilmek gerek. İşte, o zaman kulak kesilirler, ayağına kadar gelir ve seni oybirliğiyle resmen çağırırlar. 1919-38 yıllarında herkesin gözleri bizim üstümüzde değil miydi? Türkiye’deki bugünkü iktidarı Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi ve 23-22 oylamayı saniye geçirmeden açıklayıp noktayı koyan oturum başkanı Howard L. Berman mı dinleyecek? İkisi de Kongre’nin para tutsaklarındandır.

Pelosi’nin kökü kuzeyde doğduğu yer olan Baltimore’da, bağlantıları da yıllardır Ermeni ağırlıklı para çevresi Kaliforniya’dadır. Temsilciler Meclisi başkanlığına seçilen ilk kadındır. Babası da Kongre’de bulunmuştu. Bu konumunu, kendi geleceğini ve ayrıca çocuklarının siyasal uğraşları için tasarladıklarını Türkler için gözden çıkaracak değildir. Bir gün bir yerde “bu konuda Türklerin de bir görüşü var” diyecek olsa, siyasal yaşamı orada ve hemen o kıpmada (lâhzada) sona erer. Oysa, kafasındaki olsa olsa, daha yukarılara tırmanmaktır. Örneğin, başkan yardımcılığı ya da doğrudan başkanlık için aday olmak ister. Biri ona başkan yardımcılığı sözünü etmiş de. Pelosi’nin yanıtı: “Ben ikincilik istemem.” Onun kişiliğini, bildiğim yanları ve ayrıntılarıyla, belki ilerideki bir yazıda özetlerim.

Bayan Nancy Pelosi’nin Demokrat Parti içinde uzmanlaştığı konu seçimler için para toplamaktır. 22 yıllık siyasal yaşamında kimden ne alacağını kestirmenin ustası olmuş, karşılığında sözler vermiş, gemisini böyle yürütmüştür. Para konularında başka bir usta olan Hillary Clinton’un bile bilmediklerini bilir. Dehşetli yan tutar. Aydın biri değildir ve böyle bir açılımın gerektirdiği merakları yoktur. Kitap kurtluğuna değil, siyasette sarraflığa özenmiş, elleri sürekli para dolu keselerin üstünde olmuştur. Örneğin, Kongre’ye girişinin yirminci yılında verilen partide tanesi 1.000-10.000 dolar arasında satılan giriş bileti kestirmiş, toplantı başkanlıklarını yapacaklardan en yüksek katkıyı almıştır. Haftanın yedi gününün önemli bölümünü hâlâ para toplamağa harcar. 2008 seçimleri yaklaşırken, bu yollardan bir araya getirdiği tam 5 milyar doları kasaya yatırmıştı. Ermeni sorununun oylandığı oturumda başkanlık yapan Berman’ın hepimizin gözleri önünde sergilemekten utanmadığı bu “tiyatora”yı boşuna oynadığını mı sanıyorsunuz?

ABD Temsilciler Meclisi’nde Dış İlişkiler Kurulu Başkanı ve oradaki Ermeni komedisinin başoyuncusu Yahudi kökenli Howard L. Berman gerçekleri ters yüz etme ustasıdır. Ermeni etkisinin en çok görüldüğü Los Angeles’de doğmuş, onlarla sınıflarda dirsek dirseğe oturduğu UCLA’den mezun olmuştur. Avukatlık yapmış, Yahudi ve Ermeni etkinliğiyle 1973’de Kaliforniya Birlikteş Meclisi’ne, 1982’de Kongre’ye üye seçilmiştir. O tarihten bu yana Kongre’nin dış ilişkiler ve hukuk kurullarında görev yapmaktadır. 1991-94’de (Amerika’nın daha çok deniz-aşırı askerî müdahaleleriyle ve benzeri eylemlerle ilgilenen) Uluslararası Harekât Alt-kuruluna başkanlık yapmıştır.

En çok ABD-İsrail ilişkilerini Yahudi dünyasının istediği ortamda tutma yönünde başarıları olmuştur. Bu konuda da gerçeklere tersinden baktığının hemen altını çizmeliyim. Özellikle Orta Doğu’da yığınsal yok etme silâhlarının yayılmasını engelleme konusundaki çabalarıyla bilinir. Ancak, Orta Doğu’da bu topluca yok etme silâhlarına sahip olan tek devlet, Herman’ın duraksamadan koruduğu İsrail’den başkası değildir. İsrail’in bu silâhlara sahip olduğunu, onları nasıl geliştirdiğini bilmeyen yoktur. ABD Hükümetinin de bu konuda yeterli bilgisi vardır. Denebilir ki, Vaşington yönetimi ve Herman bu bağlamda bilimsel araştırma yapanlardan daha fazla bilgiye (örneğin gizli belgelere) sahiptirler. Ama İsrail’in silâhlarını el birliğiyle görmezden gelirler. Ayrıca, gözünü gerçeğin bu yanına sımsıkı kapayan Herman’ın adı da “bu türlü silâhların yayılmasını engellemeğe çalışan Kongre üyesi” diye anılır.

Bu tavrı Ermeni sorununda çevirdiği dolapların bir benzeridir. Buna “kurnazlık” ya da “el çabukluğu”ndan öte “madrabazlık” denir. Siyaset dilinde de yalnız “usulsüzlük” değil, “görevi kötüye kullanmak”tır.

Kongre’ye seçilmenin ve oradaki oylamaların temelinde yatan aşama düzeni değişmedikçe, Beyaz Saray’ın Demokrat ya da Cumhuriyetçi geçici konuğu içerikli bir “değişim” getiremez. Var olan ve günümüzde önceki zamanlardan daha çok korunmakta olan düzen yapılması gerekenin önünde aşılması zor bir engeldir.

Değişimin anahtarı siyasal ekonomi kapsamında aranmalıdır. Sağlık, yiyecek ve enerji konularında bir değişim isteniyorsa, siyasal ekonomi değişmeden dar hedeflere bile varılamaz. Buna karar verecek olan da yasa yapmakla görevli Kongre’dir. Ama bu siyaset kurulu tek tek kişilerden oluşur. Onların üyelikleri de seçim amaçları için aday seçip dilediklerini parayla ve paranın getireceği tanıtma yollarıyla destekleyecek olan büyük para babalarının iki dudağı arasındadır. Bu kişiler siyasete adım atmak istedikleri andan başlayarak o ensesi kalın çevrenin hizmetindedirler.

Bu durumda, konuyu birkaç tümceyle özetleyelim: Kongre değişmedikçe Amerika da değişmez; Kongre’nin değişmesi için adaylıktan başlayarak seçim yöntemlerinin değişmesi gerekir. Bundan da anlatılmak istenen sürümlük değişiklikler değil, büyük paranın belirleyici rolünü ortadan kaldırmaktır. Amerikan halkının da istediği buysa, o zaman ona da tarihsel bir görev düşüyor: Bir “Amerikan Devrimi” yapmak. Yoksa çoğunluğun artık onaylamaz göründüğü bu acılı-güldürü yalnız bizi değil, onların da derdini depreştirmeyi sürdürecek. Bu yazının başlığını “Vaşington utanma duygusunu yitirdi!” diye koydum. Gerçek şu ki, bugün birçok Amerikalı bu görüştedir ve böyle bir yazıyı kaleme alıp aynen bu başlığı koymak ister.

  •   

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

%d blogcu bunu beğendi: