Darbeler Tarihi

 Askerî Darbe

Öncelikle alttaki paragrafı okumanızı istedim ki bu konuda kafa yorarken yapılan darbelerin gerekçesinin Atatürk’e ,onun ilke ve inkilâplarına veya söylemlerine ne kadar uyup uymadığını tekrar bir düşünce süzgecinden geçirmemizin yararlı olacağını ve ‘balık hafızalı’ olmanın toplum olarak bizlere nelere mal olduğunu anlamamıza yardımı olur diye düşündüm..

Mustafa Kemal Atatürk tarafından konulan ve askerin siyasete müdahale etmesini kesinlikle yasaklayan mevcut 22 Mayıs 1930 tarih ve 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu  dışında, 27 Mayıs’tan sonra 4 Ocak 1961 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu çıkarıldı ve Türk Silahlı Kuvvetleri daha sonraki darbe ve teşebbüslerini bu kanunun 35. ve 85. maddesine dayandırdı

Teknik olarak darbeciler genellikle ordunun yapacakları eyleme karşı tarafsız kalmasını fırsat bilerek iktidarı ele geçirir, lideri devirir, radyoların ve televizyonların vb. iletişim kanallarının işgal edilmesi gibi hükûmet daireleri üzerinde bir otorite kurarlar, elektrik santrallerinin ele geçirilmesi gibi temel altyapı tesislerini ele geçirirler. Askerî darbeler 20. yüzyılda yaygın biçimde Latin Amerika’da Arjantin,Şili, Asya’da Birmanya , Afrika’da ve Avrupa’da Yunanistan, Türkiye[2] gibi özellikle gelişmekte olan ülkelerde gözlenmiştir. Hükûmetlerin, ekonomik ve sosyal sorunları çözmekte başarısız oldukları iddiası, cuntacılar tarafından askeri darbelerin başlıca sebebi olarak gösterilmektedir.

Askeri darbeler aynı zamanda güçlü devletlerin zayıf devletler üzerindeki emellerini gerçekleştirebilmeleri için tercih edilen bir yol olarak da karşımıza çıkar. Örneğin CIA’in Şili darbesine destek vermesi gibi. Ayrıca, NATO’nun askerî kanadından 1974’te çıkan Yunanistan’ın, karşılığında Türkiye’ye hiçbir taviz verilmeden 1981’de veto edilmeden tekrar NATO’ya kabulü de ancak 12 Eylül 1980 darbesinden sonra mümkün olabilmiştir.

Darbeler siyaset tarihinin uzun zamandır bir parçasıdır. Jül Sezar(Julius Caesar) bir darbe kurbanı olmuştur ve bazı Roma imparatorları iktidara darbeyle gelmiştir. 1799’da Napolyon da Fransa’da iktidarı bir darbeyle ele geçirmişti. Antik Yunan ve Hindistan kentlerinde darbeler fazlasıyla yaygındı.

20. asrın sonlarına doğru darbeler başta gelişmekte olan ülkeler olmak üzere dünyada bir hayli yagınlaştı: Latin Amerika’da, Asya’da, Afrika’da, Avrupa’da. 1980’lerden sonra darbeler daha az sıklıkta görülmeye başlandı. Hükümetlerin sosyal ve ekonomik sorunları çözmekte yaşadıkları sorunlar ve dolayısıyla ortaya çıkan yeni sorunlar bu darbelerin başlıca sebeplerini oluşturmaktadır.

Bütün bu görünür sebeplerin yanında darbeler ayrıca güçlü devletler tarafından zayıf ve küçük devletler üzerindeki emellerini gerçekleştirmede etkili bir silah olarak kullanılmaktadır. Bunun en canlı örneği Şili’de Salvador Allende hümetinin devrilmesi ve Allende’nin öldürülmesiyle sonuçlanan darbedeki ABD ve CIA etkisinde görülebilir.

2002’de Venezuela’da oy çokluğu ile seçilmiş olan Hugo Chavez’e karşı ABD destekli bir darbe yapıldı; darbe başarılıydı ama hemen yıkıldı. Darbenin etkisi Chavez yanlısı halk gösterileri, ordunun Chavez yanlısı tutumu sebebiyle kolayca ortadan kalktı. Chavez darbeden 2 gün sonra yeniden iktidarı ele geçirdi, askerî cunta dağıtıldı. Bu gibi durumlarda halk gösterilerinin darbeleri ters çevirebileceği ve istedikleri liderleri geri getirip iktidara oturtabilecekleri anlaşılmış oldu. Hatta bu olaydan sonra Chavez’e yönelik halk desteğinin daha da artması darbeden istenilen sonucun tam aksine bir gelişme oldu.

 

Türkiye’de darbe olgusu  

 

TSK, iç güvenliğin tehdit altında olduğunu ifade ederek zaman zaman sivil yönetime müdahele etmiştir.  Bu müdahalelerde temel hukuki dayanak Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesinde yer alan “Madde 35 – Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır.” hükmü olmuştur. Ancak 12 Eylül Darbesi’nin yargılanması için hazırlanan iddianamede bu maddenin darbeye meşruiyet kazandırmayacağı ve hiçbir kanun maddesinin Anayasa’nın üzerinde olamayacağının altı çizildi. Devlet düzeninin temel kurumlarından TBMM ve tüm hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmak için 35. maddeyi gerekçe göstermenin hukuka aykırılığa kılıf bulma gayreti olduğu aktarıldı.

TSK 1960 ve 1980 yıllarında iki kez yönetime el koymuş, 1971 ve 1997 yıllarında ise postmodern darbe ile hükümeti istifaya zorlamıştır.

Türkiye 1950 yılındaki demokratik seçimlerle çok partili hayata geçiş yaptığı dönemden sonra, millet iradesine dayanan demokratik düzen   neredeyse her on yılda bir askeri müdahalelerle kesintiye uğradı.  İlki 27 Mayıs 1960’da olmak üzere; 12 Mart 1971’de (muhtıra), 12 Eylül 1980’de, 28 Şubat 1997’de (postmodern darbe) arka arkaya askeri müdahalelere tanık oldu.

Mustafa Kemal Atatürk tarafından konulan ve askerin siyasete müdahale etmesini kesinlikle yasaklayan mevcut 22 Mayıs 1930 tarih ve 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu[127][128] dışında, 27 Mayıs’tan sonra 4 Ocak 1961 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu çıkarıldı ve Türk Silahlı Kuvvetleri daha sonraki darbe ve teşebbüslerini bu kanunun 35. ve 85. maddesine dayandırdı

 

12 Eylül Darbesi veya 1980 İhtilali, Türk Silahlı Kuvvetlerinin 12 Eylül 1980 günü emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği askeri müdahale. 27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesidir. Bu müdahale ile Süleyman Demirel’in Başbakan’ı olduğu hükümet görevden alındı, Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedildi, 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası tamamen rafa kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir askeri dönem başladı. Bu dönem yaklaşık dokuz yıl sürdü. 12 Eylül 1980 ardından partiler lağvedildi, parti liderleri önce askeri üslerde gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı.

2010 anayasa referandumunda, değişikliklerin kabul edilmesiyle 13 Eylül 2010 tarihinde İnsan Hakları Derneği (İHD), 78’liler Girişimi, İstanbul Tabip Odası’nın da dahil olduğu çeşitli sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve derneklerden oluşan yaklaşık 40 kuruluş Sultanahmet Adliyesi’nde 12 Eylül darbesini yapanlar hakkında suç duyurusunda bulundu

Darbenin Gerekçeleri

  • Siyasi iktidarsızlık

12 Eylül 1980 askeri darbesinin gerekçeleri arasında ülkede yaygınlaşan siyasi cinayetler, Türkiye Büyük Millet Meclisinin birçok tur ardından Cumhurbaşkanı’nı seçememesi ve 6 Eylül günü Konya’da Necmettin Erbakan önderliğinde yapılan ve darbe liderlerinin şerîat amaçlı bir kalkışma girişimi olarak nitelediği Kudüs Mitingi gösterildi.

  • Ekonomik sebepler

12 Eylül öncesi dönemin son Başbakanı Süleyman Demirel’in “70 sente muhtacız” sözü ile özetlenen dış ticaret açığındaki artış ve döviz darboğazı; işsizlik, kıtlık ve işyeri anlaşmazlıkları ile beraber ekonomik sebepleri oluşturur.

Aynı zamanda 1980’lere doğru tüm dünyada neoliberal bir ekonomik dönüşüm yaşanmaktaydı. Neoliberal reformları uygulayabilmek için toplumsal muhalefetin olmaması ve baskı ortamı gerekliydi. Amerika Birleşik Devletleri neoliberal politikaları hızlandırabilmek için dünyanın çeşitli ülkelerinde sağ hükümetleri işbaşına geçirmek için askeri darbeleri desteklemekteydi . O dönemde Türkiye’de yükselen bir toplumsal muhalefet özellikle işçi ve öğrenci hareketleriyle kendini göstermekteydi  . Fabrikalarda grevler artmıştı.

Darbe öncesi olan olaylar  

Darbe Öncesi Suikastleri  

11 Temmuz 1978’de Bedrettin Cömert Ankara’da,1 Şubat 1979’da Abdi İpekçi İstanbul Teşvikiye’de, 10 Eylül’de Türkiye İşçi Partisi Adana eski il başkanı Ceyhun Can yazıhanesinde, Çukurova Üniversitesi Rektör Vekili Fikret Ünsal evinin önünde, 19 Eylül’de Malatya Ülkü Ocakları eski başkanı Mürsel Karataş İstanbul Sultanahmet’te, 28 Eylül’de Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul , 19 Kasım’da eski Adalet Partisi İstanbul milletvekili İlhan Egemen Darendelioğlu İstanbul Beyazıt’ta, 20 Kasım’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekan Yardımcısı Ümit Doğançay İstanbul Etiler Profesörler Sitesi’nde, 3 Aralık 1979’da, Fedai Dergisi sahibi yazar Kemal Fedai Coşkuner İzmir Agora semtinde, 7 Aralık’ta İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyelerinden Cavit Orhan Tütengil İstanbul Levent’te, 11 Nisan 1980’de TRT İstanbul Radyosu prodüktörlerinden Ümit Kaftancıoğlu, 27 Mayıs 1980’de Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak Ankara’da, 24 Haziran 1980’de Milliyetçi Hareket Partisi Gaziosmanpaşa İlçe Başkanı Ali Rıza Altınok evinde eşi ve kızıyla birlikte, 15 Temmuz 1980’de Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu Şişli’deki işyerinde, 19 Temmuz 1980’de Eski Başbakan Nihat Erim İstanbul’da Dragos Deniz Kulübü’nden çıkarken, 22 Temmuz 1980’de DİSK ve Maden-İş Sandikası genel Başkanı Kemal Türkler İstanbul Merter semtinde silahlı saldırı sonucu öldürülmüştür.

Motel hükûmeti (5 Ocak 1978 – 12 Kasım 1979 )

22 Aralık 1977’de Bülent Ecevit, İstanbul Florya semtinde bulunan Güneş Moteli’nde daha sonra 11’ler olarak anılacak Adalet Partisinden ayrılan bağımsız milletvekillerden Enver Akova, Ali Rıza Septioğlu, Mustafa Kılıç, Şerafettin Elçi, Mete Tan, Tuncay Mataracı, Güneş Öngüt, Orhan Alp, Ahmet Karaaslan, Hilmi İşgüzar, Oğuz Atalay ile görüşmüş ve yeni kurulacak hükûmetteki bakanlık koltuğu karşılığıyla Demirel hükûmeti aleyhindeki gensorunu desteklemesi konusunda anlaşmıştı. 31 Aralık’ta İkinci Milliyetçi Cephesi hükûmeti düşürülmüş ve 5 Ocak 1978’de 229 güven oyunu sağlayan Ecevit Üçüncü Ecevit hükûmetini kurmuştur. Bakanlık koltuğunu istemeyen Oğuz Atalay dışındaki 10 kişiye bakanlık verilmiştir. Adalet Partisi bu duruma “Bir oya bir bakanlık” diyerek eleştirmiş ve bu hükûmet “Motel hükûmeti” olarak anılmıştır. Demirel bu hükûmetin gayrimeşru olduğunu iddia ederek Ecevit’e başbakanı demeden “hükûmetin başı” olarak hitap etmiştir.

Kerhen MC hükûmeti (12 Kasım 1979 – 12 Eylül 1980)  

Hükümeti kurma yetkisi  

 

 

24. CHP kurultayında Ali Topuz ve Deniz Baykal grupları, “parti meclisinin” tekrar kurulmasını savunuyorlardı (24 Mayıs 1979)

   

14 Ekim 1979’da yapılan seçimlerde AP ikinci parti olarak çıkmış olmasına rağmen Bülent Ecevit’in istifa etmesiyle Süleyman Demirel’e hükümeti kurma yetkisi verildi. 

“Yüz Gün Planı”  

Üçüncü Ecevit hükûmetinin istifasından sonra Milliyetçi Hareket Partisi, Milli Selamet Partisi’nin hükûmete alınmasına karşı çıktığı için Üçüncü Milliyetçi Cephesi gerçekleştirilememiş ve 12 Kasım 1979’da Süleyman Demirel’in başbakanlığında azınlık hükûmeti kurulmuştur. Milliyetçi Hareket Partisi ve Milli Selamet Partisi bu hükûmeti dışarıdan desteklemiştir. Demirel “Yüz Gün Planı”nı açıklayarak anarşi ve enflasyon olmak üzere iki temel sorununu 100 günde çözeceğini iddia etmiştir. Bu plan tartışmalara yol açmış ancak tartışma yüz günün hükûmetin güvenoyu aldığı 25 Kasım 1979’dan itibaren mi yoksa Demirel’in Plan’ı açıkladığı 8 Aralık 1979’dan itibaren mi sayılacağı konusuna odaklanmıştır.

24 Ocak Kararları  

 

 

24 Ocak Kararlarının mimarı “Sandalyesiz Bakan” Turgut Özal

 

Ekonomik olarak yaşanan istikrarsızlık, üretimin azalması ve karaborsacalığın oluşması gibi nedenlerin ortadan kaldırılması için kamu harcamalarının sınırlandırılması,ücretlerin düşürülmesi,serbest döviz kuru gibi ekonomik önlemler alınması kararlaştırılmıştır. Bunun için Süleyman Demirel Turgut Özal’ı başbakanlık müsteşarlığına atadı ve IMF ile bu kapsamda bir anlaşma imzalandı.

“Kadayıfın Altı”

Şubat 1980’de Milli Selamet Partisi başkanı Necmettin Erbakan Demirel hükûmetini kerhen (istemeyerek) desteklediğini açıkça dile getirmiştir. Bundan 43. Cumhuriyet Hükümeti “Kerhen MC (Milliyetçi Cephe)” olarak anılmaya başlamıştır.

Kadayıfın altı kızarmadan bu hükûmeti uzaklaştıracak olursanız, bu zihniyet milleti aldatmanın gene fırsatını bulacaktır. Onun için kadayıfın altının kızarmasını bekleyeceğiz. “ (Necmettin Erbakan, 13 Mart 1980 tarihli basın toplantısı)

“18 Mayıs’a MSP il başkanları toplantısına kadar bekleyeceğiz. Kadayıfın altının kızarıp kızarmadığına bakacağız.” (Necmettin Erbakan, 23 Nisan 1980 tarihli basın toplantısı)

Cumhurbaşkanı Seçimi Bunalımı  

Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün görev süresi dolduğu sırada meclisteki en büyük 2 partinin liderleri Ecevit ile Demirel daha Cumhurbaşkanlığı için aday bile belirlememişlerdi. Son anda adaylar bulundu. Seçimler sırasında hiçbir aday cumhurbaşkanı olmak için yeter oyu alamıyordu. Meclis onlarca defa tekrar oylama yaptı fakat bir türlü yeni cumhurbaşkanı seçilemedi.

Bayrak Harekâtı  

17 Haziran’da Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, kuvvet komutanları ve Genelkurmay II. Başkanı Necdet Öztorun’u çağırmış ve kod adı “Bayrak Harekâtı” olan bir darbenin 11 Temmuz 1980’de gerçekleştirilmesi bildirmiştir[8]:

“Bütün Ordu Komutanlarına; Bayrak Planı’nın uygulanmaya giriş günü 11 Temmuz, saati ise: 04.00’dır.”

Ancak 2 Temmuz’da Süleyman Demirel hükûmeti güvenoyu aldığı için ertelenmiştir Daha sonra 28 – 31 Ağustos’ta “5 Eylül 1980’den itibaren her an hazır olunması” bildirilen “Bayrak Harekâtı” emirleri özel kuryelerle komutanlara teslim edilmiştir.

Fatsa nokta operasyonu  

14 Ekim 1979’de yapılan ara seçimler sonrası Devrimci Yol’un bağımsız adayı Fikri Sönmez CHP adayının (Zeki Muslu) 1150, AP adayının (Ali Rıza Özmaden) 850 oy aldığı seçimde 3096 oyla Fatsa Belediye başkanı seçildi. Belediye halk komiteleri şeklinde örgütlenmişti.   Bu örgütlenme ilk olarak yedi mahallesi olan Fatsa’nın çeşitli özelliklerine göre on bir birime ayrılması ve her bir birime üç ila yedi halk komitesi temsilcisi seçilmesi şeklinde belirlendi.  Fikri Sönmez’in belediye başkanı olduğu dönemde sokakların çamurdan arındırılması için “Çamura Son Kampanyası” gibi kampanyalar ve Fatsa Halk Kültür Şenliği yapıldı. 8 Temmuz 1980’de askeri birlikler Fatsa ilçesine gönderilmiş ve 9 Temmuz 1980 tarihinde Kenan Evren ordu komutanlarıyla beraber inceleme yapmak için Fatsa’ya gitmiştir. Bakanlar Kurulu tarafından, «Küçük terör odaklarında» baskınlar yapılmasına ilişkin kararla 11 Temmuz sabah erken saatlerinde asker ve polis “nokta operasyonu” düzenlenmiş ve Fatsa Bağımsız Belediye Başkanı Fikri Sönmez ile beraber 300 kişi gözaltına alındı bunlardan 250 kişi 15 Temmuz’da serbest bırakıldı  12 Temmuz’da sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve kaymakam görevden alındı.  DİSK genel başkanı ise Demirel’i Çorum’u unutturmak için Fatsa olayını yaratmakla suçladı. ]Sönmez 18 Temmuz’da tutuklandı. Haklarında açılan davanın iddianamesinde şu sözler yer almaktadı:

Belediyenin Devrimci Yol örgütünün egemenliğine geçmesiyle; Başkan Fikri Sönmez, siyasetin unsurlarından ve stratejik aşamalarından biri olan direniş komitelerini gündeme getirmiş; ve halk komiteleri adıyla 11 mahallede 5’er kişilik direniş komitelerini kurdurmuştur. Çamura Son Kampanyası, Fatsa Halk Kültür Şenliği gibi faaliyetlerin Devrimci Yol Merkez Komitesinin kararı gereğince yapılmıştır.  

Zafer Bayramı ve Kudüs Mitingi  

 

Necmettin Erbakan “Karadeniz şehirlerinden birisinde vefat eden bir din adamının cenaze töreni”ni bahane olarak göstererek 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın Anıtkabir’deki kısmı ile Genelkurmay Başkanlığı’nda yapılan kutlama törenlerine katılmamıştır.[

23 Temmuz 1980’de İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan etmesi sonucu Milli Selamet Partisi 6 Eylül Cumartesi günü Konya’da “Kudüs’ü kurtarma yürüyüş ve mitingi” düzenlemiştir. Bu mitinge 100 bin kişinin üzerinde katılım olmuş,bazı kişiler şalvar, cübbe ve sarıkla, eski harflerin bulunduğu pankartlarla gelmiş ve “Şeriat gelecek, vahşet bitecek”, “Dinsiz devlet, yıkılacak elbet” gibi sloganlar atmışlardır. Miting sırasında okunan İstiklâl Marşı topluluk tarafından yuhalanmıştır.

Darbe

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan oluşan Milli Güvenlik Konseyi, radyodan okunan ilk bildiriye göre:

İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur.

12 Eylül tarihli 2 numaralı bildiriyle ülke genelinde 13 sıkıyönetim bölgesine 13 general sıkıyönetim komutanı olatak atanmıştır. 7 numaralı bildiriyle siyasi partilerin faaliyetleri yasaklanmış olduğunu ve Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki derneklerin faaliyetlerinin de durdurulmuş olduğunu duyurulmuştur. Emniyet Genel Müdürlüğü başta olmak üzere polis teşkilatı Jandarma Genel Komutanlığının emrine verilmiştir.Darbe günü Emniyet ve MİT üst düzey yöneticileri Genelkurmay Başkanlığına davet edilmiş ve TRT ile PTT Genel Müdürleriyle beraber tecrit edilmişlerdir.

20 Eylül’de Kenan Evren eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülend Ulusu’yu başbakan olarak görevlendirmiş  ve 21 Eylül’de Ulusu’nun sunduğu bakanlar kurulu listesi Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanmıştır.

 Hamzaköy ve Uzunada  


Bülent ve Rahşan Ecevit, Nazmiye ve Süleyman Demirel (Hamzakoy, Gelibolu)

 

 

Darbenin gece 3:00’da ilanından sonra aynı gün sabah saat 5:30’da Süleyman Demirel, Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan’a Genelkurmay başkanı Kenan Evren tarafından birer tebliğ gönderildi. Tüm tebliğlerde : “TSK yönetime el koymuştur. Hükümetiniz feshedilmiş, parlamento üyeliğiniz düşmüştür. Talimatı getiren subayın ikazlarına uyunuz” ifadesiyle birlikte gidecekleri adresler belirtilmektedir. Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel için Hamzaköy Gelibolu adresi belirtilirken, Necmettin Erbakan’a ise Uzunada İzmir adres olarak verilir.  

Ecevit ve Demirel eşleriyle birlikte aynı uçakla Hamzakoy’a götürülür. Yaklaşık bir ay boyunca, 11 Ekim 1980’e kadar burada kaldılar. Necmettin Erbakan aynı gün uçakla Uzunada’ya götürülür. Alparslan Türkeş evinde bulunamadığı için Milli Güvenlik Konseyi, 13 Eylül’de bir bildiri ile teslim olmaması halinde suçlu duruma düşeceğini belirtir.  Bunun üzerine 14 Eylül’de Ankara Merkez Komutanlığına teslim olur ve Uzunada’ya gönderilir.

12 Eylül dönemi  

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve Kuvvet Komutanları tarafından oluşturulan askeri yönetim Milli Güvenlik Konseyi adı altında 1983 genel seçimine kadar Türkiye’ye ilişkin tüm kritik kararları aldı.

“Asmayalım da besleyelim mi?”  

Darbeden sonra ilk idam edilenler 9 Ekim 1980 tarihinde ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu ve sol görüşlü Necdet Adalı olmuştur. Daha sonra 19 Mart 1980 tarihinde idama mahkûm edilen Erdal Eren’in idam kararı Yargıtay tarafından iki kere iptal edilmiş olmasına karşın, Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan kararla, 13 Aralık 1980’de Ankara Merkez Cezaevi’nde infaz edildi.  Erdal Eren’in idamına ilişkin   Kenan Evren 3 Ekim 1984’de yaptığı Muş gezisi sırasındaki konuşmada şunları söylemiştir:

“Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye vereceğim ve ondan sonra da idam etmeyeceğim, ömür boyu ona bakacağım. Bu vatan için kanını akıtan bu Mehmetçiklere silah çeken o haini ben senelerce besleyeceğim. Buna siz razı olur musunuz?”

 

1982 Anayasası

7 Kasım 1982 yılında yapılan Halkoylamasıyla %91.37 evet oyuna karşılık, %8.63 hayır oyuyla kabul edildi. Oy kullanırken iki renk hakimdi: Mavi renk hayır, beyaz renk evet demekti. Kenan Evren yaptığı konuşmalarla halkı mavi oy vermemesi konusunda telkin ediyor[ ve çeşitli gazetelere mavi renkle ilgili sansür uygulanıyordu.  

Darbe ardından geçen 3 yıl içerisinde önemli kanunların tamamına yakını değiştirildi ve askeri yönetimin belirlediği Danışma Meclisi tarafından hazırlanan Anayasa, 1982 yılında yapılan ve aleyhte konuşmanın ve propaganda yapmanın yasak olduğu “güdümlü” referandumda, yüzde 92’lik “Evet” oyu ile büyük farkla kabul edildi. Halk oylamasında ‘Hayır’ oyu kullananları sandık başında baskı altında tutmak için rengi dışardan görünen oy pusulaları kullandırıldığı iddia edildi ama bu, Anayasa’nın çok büyük çoğunlukla kabul edilmesini açıklayan tek neden değildi. Anayasa’nın kabulünün bir başka önemli etkeni olarak, ihtilal öncesi iç savaş ortamı nedeni ile vatandaşların kendi hayatlarından endişe etmesi de ifade edilir.

Aynı halk oylamasında, Kenan Evren otomatik olarak Cumhurbaşkanı seçildi. Kabul edilen Anayasa’da, askeri yönetim üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde, daha sonraki seçimlerle iktidara gelen hiçbir hükümet tarafından kaldırılmadı ve 12 Eylül liderlerinin dokunulmazlığı sürdü.

83 rejimi  

Zincirbozan [

Siyasi partilerin yeniden kurulmasına izin verilmiştir. Ancak Milli Güvenlik Konseyi’nin yayınladığı 31 Mayıs 1983 tarih ve 79 sayılı kararıyla Adalet Partisi’nden Süleyman Demirel, Ali Naili Erdem, Ekrem Ceyhun, Saadettin Bilgiç, Nahit Menteşe, Yiğit Köker, İhsan Sabri Çağlayangil, Cumhuriyet Halk Partisi’nden Sırrı Atalay, Metin Tüzün, Celal Doğan, Deniz Baykal, Ferhat Aslantaş, Süleyman Genç, Yüksel Çakmur, Büyük Türkiye Partisi’nden Hüsamettin Cindoruk ve Mehmet Gölhan olmak üzere 16 eski siyasetçi 121 gün süreyle Çanakkale Lapseki ilçesindeki Zincirbozan askeri üssünde zorunlu ikamette tabi tutulmuştur.

Millî Güvenlik Konseyi’nin yeni kurulan partilerin kurucularını veto etmesi ve bazı partilerin ülke genelindeki gerekli teşkilatlanmayı seçim dönemine yetiştirememeleri nedeniyle 6 Kasım 1983 genel seçimlerine katılmasına izin verilmeyen Büyük Türkiye Partisi’nin devamı nitelinde olan Doğru Yol Partisi, Sosyal Demokrasi Partisi ve Refah Partisi’ne “Yasaklılar”, Milli Güvenlik Konseyi tarafından genel seçimlere katılmalarını uygun bulunan Emekli Orgeneral Turgut Sunalp’in liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi, eski Başbakanlık Müsteşarı Necdet Calp’ın liderliğindeki Halkçı Parti ve 24 Ocak Kararları’nı hazırlayan Turgut Özal’ın liderliğindeki Anavatan Partisi’ne “İcazetliler” veya “6 Kasım partileri” denilmiştir.

1983 genel seçimleri  

 

6 Kasım 1983 genel seçimine, kapatılan eski siyasi partilerin hiçbiri katılamadı. Yapılan genel seçimleri Anavatan Partisi kazandı, Halkçı Parti ikinci ve Milliyetçi Demokrasi Partisi de sürpriz bir şekilde üçüncü oldu. Seçimlerden sonra milletvekillerinin parti değiştirmeleri sonucunda Doğru Yol Partisi ve Sosyal Demokrasi Partisi de meclise girdi. Daha sonra alınan başarısız seçim sonuçları nedeniyle Milliyetçi Demokrasi Partisi kendisini feshetti, Halkçı Parti ise Sosyal Demokrasi Partisi ile birleşerek Sosyaldemokrat Halkçı Parti’yi kurdu.

ABD’nin rolü 

Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin darbeden haberdar olduğu ve darbe gecesi Başkan Jimmy Carter’a “bizim çocuklar işi bitirdi”  anlamında bir mesajın, bir toplantının ortasında iletildiğinin anlaşılması, 12 Eylül’de ABD’nin rolü konusunu da tartışmalara açtı. İlk kez Mehmet Ali Birand’ın 12 Eylül 04.00 (1984) adlı kitabında ortaya atılan, 12 Eylül Darbesi sırasında dönemin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze’in askeri müdahaleyi haber alırken haberi ulaştıran diplomatın your boys have done itsenin çocuklar işi bitirdi – anlamındaki konuşması, 12 Eylül Darbesi içinde ABD’nin rolü konusunda tartışmalara neden olmuştur.Paul Henze 2003 yılında Zaman Gazetesi’ne verdiği demeçte sözlerinin Mehmet Ali Birand’ın uydurması olduğunu belirtmiş, ancak kısa bir süre sonra Birand 2007’de Henze ile yaptığı görüşmenin sesli ve görüntülü kayıtlarını yayınlayarak Henze’i yalanlamıştır.

Darbenin yargılanması  

Darbe sonrası hazırlanan 1982 anayasasında yer alan geçici 15. madde ile 12 Eylül’ü gerçekleştiren Millî Güvenlik Konseyi ile bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümet ve Kurucu Meclis üyeleri hakkında dava açılması engellenmiştir.

2000 yılında Adana savcısı Sacit Kayasu Kenan Evren hakkında iddianame hazırladı. Fakat, Kayasu’nun iddianamesi kabul edilmedi. Kayasu ilk olarak, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından kınama cezası aldı. Daha sonra Yargıtay tarafından “görevi kötüye kullanmak” ve “askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif” suçundan mahkum edilen Kayasu’yu Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu meslekten ihraç etti. Avukatlık yapma hakkı dahi elinden alınan Kayasu, ihraç kararı üzerine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açtı. 2008’de sona eren davada “ifade özgürlüğünü kısıtladığı” için Türkiye 41 bin avro tazminata mahkum edildi.

Mayıs 2010’da meclisten geçen ve cumhurbaşkanı tarafından halkoyuna sunulan 26 maddelik anayasa değişikliği paketindeki maddelerden biri de “geçici 15. madde”nin kaldırılmasıyla ilgiliydi. Bu maddenin kaldırılmasıyla 12 Eylül Darbesi ile ilgili suçların zaman aşımına uğrayıp uğramayacağı konusunda farklı görüşler ortaya atıldı.

12 Eylül 2010’daki referandumda % 58 evet oyu çıktı ve 13 Eylül 2010 sabahından itibaren 12 Eylül’ün sorumluları hakkında suç duyuruları yapılmaya başlandı.

12 Eylül 2010 tarihinde sonuçlanan referandum sonrasında değiştirilen yasalar çerçevesinde 12 Eylül 1980 yılında gerçekleştirilmiş olan ihtilalden mağdur olanların ilgililere dava açma hakkı doğdu. Bunun sonucunda referandum tarihinin ilk gününden itibaren savcılığa binlerce suç duyurusunda bulunuldu. Bütün bu suç duyuruları toplanıp Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 7 Nisan 2011 yılında ilk soruşturma açıldı. Darbenin üzerinden geçen 31 yıl sonunda açılabilen ilk soruşturmadır.

“Milli Güvenlik Konseyi (MGK) adı altında 12 Eylül 1980’de ülke yönetimine el koyan ve 24 Kasım 1983 yılına kadar bu statüsünü sürdüren askeri cunta yönetiminin hayatta kalan üyeleri, Kenan Evren, Nejat Tümer ve Tahsin Şahinkaya’nın işlediği (A) Nürnberg Şartı ile kabul edilmiş ve tüm devletlerin kendi kanunlarında yer almasa dahi suçun oluşumu halinde takip etmek zorunda oldukları uluslararası hukukun buyruk kuralı niteliğine sahip insanlığa karşı suçlar (B) 765 Sayılı Ceza Kanunu’nun 146, 147, 153, 174, 179, 180, 181. maddeleri kapsamında, insanlığa karşı suçlar ve resen takdir edilecek suçlar nedeniyle haklarında başsavcılık tarafından ceza dava açılması ve haklarında gerekli önlemlerin alınması istemidir.”  

4 Nisan 2012 tarihinde darbeyi düzenleyenler arasında hayatta olanlardan dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ile Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’nın yargılanmasına başlanmıştır. Ancak sağlık sorunlarını gerekçe gösteren iki sanık da duruşmada yer almamışlardır.  Kenan Evren’in avukatı Bülent Acar “1982 Anayasası’nın hâlâ yürürlükte tutulan maddeleri, sayın iddia makamını ve mahkemenizi bağlar. Yüksek mahkemenizin hukuken yok olan böyle bir davaya bakma yetkisi yoktur. Her türlü mahkeme işlemi, erksizlik nedeniyle yok hükmündedir”  diyerek davanın reddini istedi ve usul gereği sanıklar olmadan yargılamanın yapılamayacağını savundu.  Bu sözlere karşılık diğer avukatlar “Burada 12 Eylül anayasasını değil darbecileri yargılıyoruz. Esas olan yüzyüze yargılamadır. O zaman müvekkilini buraya getirsin” diyerek tepki gösterdiler. Sanık avukatı ise Sayın Başkan düzeni sağlayamayacaksanız ben savunma yapmayacağım” dedi. Müdahillik talebinde bulunan avukat Fikret Babaoğlu ise iddianamenin hukuki perspektifinin doğru olduğunu belirterek, “Sanki burada 1982 Anayasası’nı yargılıyoruz. Darbeciler, yargılamaya gitmek yerine hastanede kuyruk olmayı huy edindiler. Senin müvekkilin Evren, Hüsnü Mübarek’ten daha az diktatör değildi. Ya Pinochet gibi tekerlekli sandalyeyle ya da Mübarek gibi kafeste gelecek. Yüz yüze olmadan duruşmayı yapamayız” dedi. Müdahillik dilekçesi veren diğer avukatlar da darbe suçunun, işkence ve tutuklamaların insanlığa karşı suç olduğunu ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ışığında yargılama yapılması gerektiğini savundular.

 

Darbenin sonuçları  

  • 650.000 kişi göz altına alındı.
  • 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
  • Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
  • 7 bin kişi için idam cezası istendi.
  • 517 kişiye idam cezası verildi.
  • Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1’i Asala militanı).
  • İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.
  • 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
  • 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
  • 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
  • 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
  • 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
  • 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
  • 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
  • 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
  • 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
  • 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
  • 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
  • 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
  • Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
  • 31 gazeteci cezaevine girdi.
  • 300 gazeteci saldırıya uğradı.
  • 3 gazeteci silahla öldürüldü.
  • Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
  • 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
  • 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
  • Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
  • 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
  • 14 kişi açlık grevinde öldü.
  • 16 kişi –kaçarken– vuruldu.
  • 95 kişi –çatışmada– öldü.
  • 73 kişiye –doğal ölüm raporu– verildi.
  • 43 kişinin –intihar ettiği– bildirildi.

Kültürel etkiler  

Filmler

  • 1986 – Sen Türkülerini Söyle (Şerif Gören)
  • 1986 – Dikenli Yol (Zeki Alasya)
  • 1986 – Prenses (Sinan Çetin)
  • 1986 – Ses (Zeki Ökten)
  • 1987 – Av Zamanı (Erden Kıral)
  • 1987 – Kara Sevdalı Bulut (Muammer Özer)
  • 1988 – Sis (Zülfü Livaneli)
  • 1988 – Kimlik (Melih Gülgen)
  • 1989 – Bütün Kapılar Kapalıydı (Memduh Ün)
  • 1989 – Uçurtmayı Vurmasınlar (Tunç Başaran)
  • 1990 – Bekle Dedim Gölgeye (Atıf Yılmaz)
  • 1991 – Uzlaşma (Oğuzhan Tercan)
  • 1994 – Babam Askerde (Handan İpekçi)
  • 1995 – 80. Adım (Tomris Giritlioğlu)
  • 1998 – Gülün Bittiği Yer (İsmail Güneş)
  • 1999 – Eylül Fırtınası (Atıf Yılmaz)
  • 2000 – Coup/Darbe – A Documentary History of the Turkish Military Interventions (Belgesel, Elif Savaş Felsen)
  • 2004 – Vizontele Tuuba (Yılmaz Erdoğan)
  • 2005 – Babam ve Oğlum (Çağan Irmak)
  • 2006 – Beynelmilel (Sırrı Süreyya Önder)
  • 2006 – Eve Dönüş (Ömer Uğur)
  • 2007 – Zincirbozan (Atıl İnaç)
  • 2008 – O… Çocukları (Murat Saraçoğlu)
  • 2012 – Bu Son Olsun (Orçun Benli)

Diziler

  • 1998 – 12 Eylül Belgeseli
  • 2004 – Çemberimde Gül Oya
  • 2007 – Hatırla Sevgili
  • 2009-2010- Bu Kalp Seni Unutur mu?

Şarkılar

  • Ozan Arif, Yaşıyor Kenan Paşa
  • Ozan Arif, Seksenciler
  • Ozan Arif, Muhasebe
  • Ozan Arif, C-5/İşkence
  • Ozan Arif, Bir İt Vardı
  • Hasan Mutlucan, Yine de Şahlanıyor
  • Erkin Koray, Öyle bir Geçer Zaman Ki (1982)
  • Sezen Aksu, Son Bakış (1989)
  • Cem Karaca, Raptiye Rap Rap (1992)
  • Fikret Kızılok Demirbaş (1995)
  • Suavi Eylül (1996)
  • Mor ve Ötesi, Darbe (2006)
  • Teoman ve Yavuz Bingöl, İki Çocuk (2006)
  • Saian, Suç
  • Sexen, Censored Inc. (2009)
  • Ahmet Kaya, Şafak Türküsü

 

 

27 Mayıs Darbesi

  

 

 

Kurmay Albay Alparslan Türkeş Bayrak Radyodan darbe bildirisini okurken (27 Mayıs 1960 Cuma sabah saat 5.25)

27 Mayıs Darbesi , 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleşmiş ilk askerî darbe[2]. Ayrıca 27 Mayıs Askerî Müdahalesi  ya da 27 Mayıs İhtilâli[  olarak da anılır. Darbe emir komuta zinciri içinde yapılmamıştır; 37 düşük rütbeli subayın planları ile icra edilmiştir. Kritik mevziler bu subayların ellerindeki asker ve silahlarla önce ordudaki komuta kademesinin etkisiz hale getirilmesi ile ele geçirilmiştir. Sonra cumhurbaşkanı ve hükümet üyeleri tutuklanarak, hükümet; 235 general ve 3500 civarında subay (daha çok albay, yarbay, binbaşı) emekliye sevk edilerek, ordu; 1402 üniversite öğretim görevlisi görevden alınarak ve bazı üniversiteler kapatılıp el konularak, üniversiteler; 520 hakim ve yargıç görevden alınınarak, yargı kontrol altına alınmıştır.  

Darbeden sonra darbeyi planlayan ve icra eden 37 düşük rütbeli subay ve Emekli Orgeneral, Cemal Gürsel’in oluşturduğu Millî Birlik Komitesi ülke yönetimini üstlendi.

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti’nin ülkeyi gitgide bir baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürdüğü gerekçelerini  ileri sürerek Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bir grup subay, 27 Mayıs 1960 sabahı ülke yönetimine bütünüyle el koydu.  37 subaydan oluşan Millî Birlik Komitesi bu harekat ile anayasa ve TBMM’yi feshetti, siyasi faaliyetleri askıya aldı, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere birçok Demokrat Partiliyi tutuklattı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun, İstiklal Savaşı kahramanlarından Ali Fuat Paşa, Kore gazisi Tahsin Yazıcı ve emekli olduktan sonra DP’den milletvekili seçilen eski Genelkurmay başkanı Mehmet Nuri Yamut da tutuklananlar arasındaydı.

3. Ordu Komutanı Orgeneral Ragıp Gümüşpala’nın, eğer darbenin lideri kendisinden daha kıdemli değilse ordusuyla Ankara’ya yürüyüp isyancıları yakalayacağını söylemesi üzerine darbeden haberi olmayan Emekli Orgeneral Cemal Gürsel Milli Birlik Komitesi’nin başına getirildi.  Bu darbenin daha sonraki yıllarda meydana gelen askeri darbelerden farkı , Türk Silahlı Kuvvetleri emir komuta zinciri içinde yapılmamış olmasıydı; ] nitekim dönemin Genelkurmay başkanı da yönetime el koyan askeri güçler tarafından tutuklanmıştı.

 

Arka plan

Darbenin nedenleri  

DP – Ordu ilişkisi  

 

 

Dönemin cumhurbaşkanı “Reşad-ı Sani” Celâl Bayar

1950’li yılların sonlarına doğru ordunun DP iktidarından memnun olmadığını  duyan Adnan Menderes’in çevresine “Ben bu orduyu yedek subaylarla da idare ederim” dediği iddia edilerek ordu mensupları tahrik ediliyordu. Yassıada Yargılamaları sırasında Refik Koraltan’ın avukatlığını yapan Hüsamettin Cindoruk, Mahkeme başsavcısının Menderes’e bu konuyu sorması üzerine Menderes’in “Efendim ben devleti idare ettim, yedek subaylık yaptım, kendi gücümü biliyorum. Bu ordu yedek subaylarla nasıl idare edilir. Bunu kim uydurmuş?” dediğini belirtmiştir.  Kendisinin bu lafı söyleyip söylemediği kesin olarak bilinmemekle birlikte darbeyi hazırlayanların bu sözleri propaganda amacıyla kullandığı bilinmektedir. Bu sözler 27 Mayıs’tan sonra da darbeyi meşrulaştırmak için kullanılmıştır.

Darbenin nedeninin Menderes hükümetinin uygulamaları ve çıkardığı yasalar olduğu, cunta yönetimi tarafından ileri sürülmüştür. MBK; darbeyi, kardeş kavgasına son vermek ve -bütün askeri darbelerde ileri sürüldüğü gibi- laiklik ilkesine aykırı uygulamaları durdurmak için yaptığını ileri sürmüştür.  Ayrıca kimi subaylar DP iktidarının Kemalist ve laik rejimi tehdit ettiğini düşünmekteydi.  Bunların dışında, darbenin iktidarı geleneksel elit iktidar gruplarına (ordu ile siyasî bürokrasiye) vermek amacıyla yapıldığını öne süren kaynaklar da mevcuttur.

Başlangıç aşamasında sayılabilecek bir ekonomik kriz havasının darbenin etkenlerinden olduğu belirtilmektedir.

DP’nin siyasi faaliyet ve kararları [

DP anayasa ihlalleriyle suçlamaktadır. , Adnan Menderes’in üniversite çevrelerine “kara cübbeliler” olarak hitap ettiği ve bunun yayınlanmaması için basına yasak koyduğu iddia edilir.  Üniversite çevreleri ve bazı aydınlar bu eleştirilere destek verirler.  İhtilalden bir ay önce İstanbul Üniversitesi’nde DP karşıtı bir eylem zorlukla bastırılır. Eylemi bastırmakla görevli askerlerin tutumu ordunun da DP’ye cephe aldığını gösterir.  Bu olaya şahit olan Ali Fuat Başgil o an, gördüklerini şu şekilde değerlendirir:

  « Tamam dedim. Bu hareket orduya da sirayet ettiğine göre, artık Menderes Hükümeti gitmiştir. »
   

Tırmanan olaylardan ve huzursuz ortamdan CHP’yi sorumlu tutan Demokrat Parti’nin, 2 Ağustos 1958 tarihli bir Meclis grubu bildirisi şu şekildeydi:

“CHP idarecileri, Meclis ve hükümetin meşruiyet ve istikrarını, şiddet yolu ile tahrip etmenin mümkün, hatta lazım olduğu kanaatini uyandırmaya müncer olacak, çok tehlikeli bir yola girmişlerdir”

DP hükûmetinin sansür politikaları basınla olan ilişkilerini de büyük oranda zedelemiştir.

Dış politika bazlı etkenler  

Menderes, iktidarının son yıllarında artık Marshall Planı kapsamında Amerika’dan daha fazla kredi alamadığını görmüş ve Seydişehir Aluminyum ve İskenderun Demir-Çelik ve diğer sanayi projelerini kredilendirmek için Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya başlamıştı. Bu amaçla Sovyetler Birliği’ne üst düzey ziyaretler yapılıp, ülkedeki sanayinin gelişmesi için Sovyetlerle yatırım antlaşmaları imzalanma hazırlığı yapılmaktaydı.  Nitekim, Demokrat Parti’nin devamı olan ve “Demokrat Parti’nin Yedek Takımı”, adıyla anılan Adalet Partisi, darbeden 5 yıl sonra yapılan seçimlerde 1965 yılında tek başına iktidara geldiğinde, Adnan Menderes döneminde projesi yapılıp da kredi yokluğundan gerçekleştirilemeyen bu projeleri Sovyetler Birliği’nden alınan proje kredileriyle bitirmiştir.

Bazı iddialara göre bu askeri darbe’nin arkasında, evvelce Mısır lideri Cemal Abdülnasır’ın Asvan Barajı için ABD’nin kredi vermemesi üzerine Sovyetler Birliği’ne yakınlaştığını gören ABD ve diğer bazı Batılı devletler ile CIA vardır.

1957 seçimleri  

27 Ekim 1957 seçimleri oldukça sert bir hava içerisinde yapıldı. DP seçimler öncesinde yasal düzenlemeler yaparak, muhalefetin bütünleşerek seçimlere bir cephe halinde girmesini engelledi.   CHP’nin iddiasına göre CHP’li seçmenler kütüklere yazılmamış ve bazı yerlerde sandıklarda seçim sonuçları bile değiştirilmiştir. Kayseri, Giresun, Çanakkale ve Samsun’da gösteriler yapılmış ve kavgalar yaşanmıştır. Gaziantep’te ise radyo ve gazeteler önce CHP’nin zaferini ilan etmiş fakat daha sonra “köyden gelen oylar” ile seçim sonucunu DP’nin zaferi olarak değiştirilmiştir. CHP’nin itirazı üzerine oy pusulaları Gaziantep Adliyesi binasına getirilmiş ancak Gaziantep Adliyesi oy pusulalarıyla birlikte yanmıştır. İsmet İnönü, bu usulsüzlükleri “Kütük Marifetleri” ve İçişleri Bakanı Namık Gedik’i de “Kütük Bakanı” olarak adlandırmıştır. DP hükûmeti bu “Antep hadisesi” haberlerinin yayınlanmasını yasaklamıştır.

DP oyların %47,88’ini alarak yürürlükteki çoğunluk esasına dayalı seçim sistemi sayesinde 424 milletvekili çıkardı. İsmet İnönü’nün başında bulunduğu CHP %41,09 oyla 178 milletvekilliği kazanmıştı. [ Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Hürriyet Partisi dörder milletvekilliği kazandılar. Muhalefetin toplam oy miktarı DP’yi geride bırakıyordu. Demokrat Parti, matematiksel olarak muhalafet partilerinin oyları karşısında azınlığın iktidarı konumundaydı. Seçimlerden sonra, siyasal ortamdaki gerginlik artarak devam etti. CHP yurt çapında destek görmeye başlamıştı. Bir önceki seçimde %35 olan oy oranını % 41’e yükseltmesi bunun göstergesiydi. Oysa DP 1954’te % 57 olan oy oranını % 47’ye düşürmüştü

Gizli komiteler ve Dokuz subay olayı  

1954’te İstanbul’da Dündar Seyhan ve Orhan Kabibay’ın kurduğu komiteye Faruk Güventürk, Ahmet Yıldız, Suphi Gürsoytrak, Orhan Erkanlı ve Necati Ünsalan gibi genç subaylar katılmışlardır. Ankara’da ise Talat Aydemir, Millî Müdafaa Vekili Ethem Menderes’in yaveri Adnan Çelikoğlu, Sezai Okan, Osman Köksal ve yandaşları ayrı bir komite kurmuşlardır. 1957’de İstanbul ve Ankara’daki iki komite birleşmiştir.

Birleşik komite 27 Ekim 1957’de öngörülen seçimlerinde DP’nin kaybedeceğini varsayarak 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı töreninde zırhlı birlikler ile şeref tribünündeki DP’lileri tutuklayarak yönetime el koymayı planladı. Fakat seçimde DP kazandığı için darbe Şubat 1958’e ertelendi.

Bu arada 16 Ocak 1958’de  komite üyesi Kurmay Binbaşı Samet Kuşçu’nun ihbarı üzerine emekli Kurmay Albay Cemal Yıldırım, Kurmay Albay Naci Aşkun, Kurmay Albay İlhami Barut, Topçu Yarbay Faruk Güventürk, Piyade Binbaşı Ata Tan, Piyade Binbaşı Ahmet Dalkılıç, Piyade Yüzbaşı Kazım Özfırat, Piyade Yüzbaşı Hasan Sabuncu ve Kuşçu’nun kendisi başta olmak üzere 9 subay tutuklanmıştır. Yargılamalar sonucunda 8 subay beraat etmiş ve Kuşçu “iftira” suçundan mahkûm olmuştur.

CHP Kurultayı ve İlk Hedefler Beyannamesi

CHP’nin 1959 yılındaki XIV. kurultayında, ülkenin acilen ihtiyaç duyduğu bazı değişiklikler için çaba gösterilmesi kararlaştırıldı. “İlk Hedefler Beyannamesi” adıyla hazırlanan bildirinin, 1961 Anayasası’nın temelini oluşturduğu ileri sürülür. Bildiri metnindeki başlıklar şu şekildeydi:

1. Eşit Muamele, 2. II. Meclis, 3. Anayasa Mahkemesi, 4. Nisbi Temsil Usulü, 5. Yüksek Hakimler Şurası’nın kurulması, 6. Memurlar Kanunu’nun düzenlenmesi, 7. Baskıdan uzak tutulan bir basın rejiminin kurulması, 8. Üniversite muhtariyeti, 9. Sosyal Güven ve Sosyal Adalet esaslarının teminat altına alınması, 10. Yüksek İktisat Şurası’nın kurulması[

Uşak, Topkapı, Kayseri olayları  

17 Şubat 1959’da Menderes’in başkanlığında Londra’daki Kıbrıs görüşmelerine gelen Türk delegasyonunu taşıyan uçak Londra yakınlarında bir ormana düştü. Bu uçak kazasından Menderes’in yara almadan kurtulması iktidar ve muhalefet arasında bir yumuşamaya yol açsa da bu durum fazla sürmedi. 1959’un Nisan ayında CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, Batı Anadolu illerini kapsayan bir geziye çıktı. CHP’liler geziye “Büyük Taarruz” adını taktı.

29 Nisan’da İnönü Trikupis’i esir aldığı Uşak’ı “Büyük Taarruz”un ilk durağı olarak seçmiş ancak oraya ulaştığında taşlı saldırıya uğrayıp, başından yaralanmıştır.   İçişleri Bakanının emriyle İnönü’nün gezisini engelleyen Uşak valisi İlhan Engin’e  muhalif basın ‘İktidarın “Uşak” Valisi’ demeye başlamıştı.

İnönü, Manisa ve İzmir’den sonra 4 Mayıs’ta İstanbul’a gelmiş ve Yeşilköy Havalimanı’ndan şehir merkezine giderken Topkapı’da önce trafik müdürü tarafından durdurulmuş ve sonra halkın saldırısına uğramıştır. Polisler ve askerler müdahale etmemişlerdir. Ancak o sırada Binbaşı Kenan Bayraktar’ın emriyle askerler müdahale etmiş ve İnönü kurtarılmıştır.

Birçok ilde CHP-DP arasında olaylar patlak verdi. 1960 başlarında basında sansür artmıştı, gazeteler sansür nedeni ile beyaz sayfalarla çıkıyordu.  Cezaevleri tutuklu gazetecilerle doluydu.  2 Nisan 1960’ta Kayseri’ye gelen İsmet İnönü’nün treni, vali Ahmet Kınık’ın emriyle durduruldu. Kendisine İnönü’nün Himmet Dede Demiryolu İstasyonu’nda trenin durdurulması ve yolunun kesilmesi için emir verilmiş Binbaşı Selahattin Çetiner, “Sizin yolunuzu kesmek ve sizin Kayseri’ye gitmenize engel olmaktansa intiharı tercih ederim” sözlerini söylemiştir.   Olaydan sonra emekli edilmiş; ancak Danıştay Kararı ile göreve iade edilmiş, daha sonra orduda Generalliğe kadar yükselmiş, 12 Eylül Darbesi sonrası kurulan hükümette İçişleri Bakanlığı yapmıştır. Zorlukla yoluna devam eden İsmet İnönü’yü Kayseri’de 50 bin kişi karşıladı.  Seçim öncesi meydana gelen bu olaydan dönemin Ulaştırma Bakanı sorumlu tutuldu. 27 Mayıs Darbesi’nden sonra hazırlanan 1961 Anayasası’na Millet Meclisi genel seçimlerinden önce Ulaştırma, İçişleri ve Adalet Bakanları çekilir(m. 109) maddesinin eklenmesinin sebebi olarak da bu olay gösterilir.

“İhtilal beyannameleri”

Nisan 1960’ta TBMM’de gazete ve dergilerin “yıkıcı, gayrimeşru ve kanun dışı” faaliyetlerini inceleyerek meclise bildirmek için Ahmet Hamdi Sancar başkanlığında kurulan Tahkikat Komisyonu meclis ile ilgili bütün neşriyatı yasaklayınca DP-CHP ilişkisi daha gerginleşmiştir. CHP’lilerin konuşmaları basına yansımadan elden ele dolaşmıştır. DP yönetimi bu konuşmalarını “İhtilal beyannameleri” olarak adlandırmıştır.

18 Nisan 1960 günü Mazlum Kayalar ve Baha Akşit’in CHP’nin “yıkıcı, gayrimeşru ve kanun dışı” faaliyetleri olduğu gerekçesiyle meclis araştırmasına açılması yolundaki önerge karşısında İnönü şöyle konuştu:

*Biz demokratik rejim dedik, bu rejim kurulmuştur. Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp, baskı rejimi haline götürmek tehlikeli birşeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam.

*Şartlar tamam olduğunda milletler için ihtilal, meşru bir haktır.

*Bu tedbire teşebbüs eden baskı tertipçileri zannediyorlar ki: Türk Milletinin Kore Milleti kadar haysiyeti yoktur.

CHP Genel Başkanı uyarılarını sürdürdü. 27 Nisan 1960 günkü TBMM toplantısında İnönü tekrar Tahkikat Komisyonu’nu hedef alınca Meclis, İnönü’ye oniki oturum toplantılara katılmama cezası verildi.  Kararı protesto eden CHP milletvekilleri Meclisten polis zoru ile uzaklaştırıldı.

27 Nisan 1960’ta Tahkikat Encümenlerinin görev ve yetkileri hakkında kanun teklifi konuşmasını yapan İnönü’ye Afyon milletvekili Murat Ali Ülgen: “Kürsüden ihtilal beyannamesi okudun paşam” demiştir.

28-29 Nisan olayları  

28 Nisan’da İstanbul’da 29 Nisan’da Ankara’da çıkan öğrenci olayları şiddetle bastırıldı.

İstanbul’da çıkan olaylarda yaklaşık 40 öğrenci yaralanmış ve İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz polisin kurşunuyla öldürülmüştür.  Bundan dolayı “Kanlı Perşembe” olarak anılmıştır.  DP yönetimi bu illerde sıkıyönetim ilan etti. Öğrenciler hep bir ağızdan Gazi Osman Paşa’nın kahramanlığı için yazılan Plevne Marşı’nın değiştirilmiş hâli olan Olur mu böyle olur mu şarkısını söylüyordu:

Olur mu, böyle olur mu? / Kardeş kardeşi vurur mu? / Kahrolası diktatörler / Bu dünya size kalır mı?

Harp okulu öğrencileri bir yandan Atatürk Bulvarı’nda sessiz yürüyüş yapmış ve öte yandan 20 Mayıs’ta Türkiye’yi ziyaret edecek Hindistan Başbakanı Nehru’yu karşılamak için Esenboğa’dan şehir merkezine gitmek için aynı arabaya binecek olan Menderes’i Nehru’nun yanından kaçırmayı planlamıştır.[63] Ancak yabancı misafir varken bu tür hareketlere girişmenin dış dünyaya karşı olumsuz etki yaratacağı kanaatine varılarak plan reddedilmiştir.

Gürsel’in veda mesajı [değiştir]

3 Mayıs 1960’ta Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel Millî Müdafaa Vekili Ethem Menderes’e bir mektup iletmiş ve Kara Kuvvetleri Kumandanlığı Karargâhına da veda mesajı göndermiştir.

Gürsel’in veda mektubundan sonra liderini yitiren gizli örgüt, önce Genelkurmay İkinci başkanı Cevdet Sunay’a başvurmuş fakat olumlu yanıt alamayınca 1. Ordu ve sıkıyönetim Komutanı Fahri Özdilek’e başvurmuş fakat ne olumlu ne de olumsuz yanıt alabilmiştir. Orhan Kabibay Kore’den tanıdığı “argo bir adam”  olan Kara Kuvvetleri Lojistik Başkanı Tümgeneral Cemal Madanoğlu’nu önermiş fakat Madanoğlu şu şekilde tereddütünü dile getirmiştir:

Ulan biliyorsun bende taş.. var, kafa yok.

Orhan Kabibay, düşünmek için 24 saat izin vermiş ve süre dolduğunda Madanoğlu şu yanıtı vermiştir:

Ulan, erkeklik öldü mü, örgütünüze girmeyi kabul ediyorum!

555K

5 Mayıs 1960 tarihinde, Ankara, Kızılay’da Demokrat Parti aleyhtarı öğrencilerin yaptığı protesto eylemidir. Adını 5. ayın 5. günü saat 5`te Kızılay’da gerçekleşmesinden alan eylem cumhuriyet tarihinin ilk “sivil itaatsizlik” eylemi olarak da anılır

28 ve 30 Nisan 1960 tarihlerinde polisle öğrenciler arasında çıkan çatışmalarda öğrencilerin hayatını kaybetmesi ve Turan Emeksiz isimli öğrencinin ölmesi ülkedeki ortamı kutuplaşmaya sürükledi. [66] DP mitingi için Kızılay Meydanı’na gelen dönemin başbakanı Adnan Menderes, bir anda kendini protestocuların arasında buldu. Rivayete göre, o zamanlar öğrenci olan, eski CHP lideri Deniz Baykal, şair Cemal Süreya’nın aktardığına göre ise Vedat Dalokay, Menderes’in “Ne istiyorsunuz?” sorusu üzerine başbakanın yakasına yapışıp “Hürriyet istiyoruz!” demişti. Menderes ise şu soruyla cevap vermişti: “Başbakanın yakasına yapışıyorsun, bundan büyük hürriyet olur mu?”

Adnan Menderes, 28-29 Nisan ve 5 Mayıs olaylarından sonra üniversite hocalarını gençleri kışkırtmakla suçlamış ve onlardan “Kara Cübbeliler” olarak söz etmeye başlamıştır.

Darbe  

 

Millî Birlik Komitesi üyeleri

Başkent Ankara’yı ele geçirmek için Tümgeneral Selahattin Kaplan komutasındaki 28. Tümen, Tuğgeneral Yusuf Demirdağ komutasındaki Zırhlı Eğitim Merkezi (Etimesgut), Süvari Yarbay Reşit Çölok komutasındaki 43. Süvari Alayı, Binbaşı Hakkı Bozkaya komutasındaki Tank Taburu (Harp Okulu arkası) gibi birliklerin ikna edilmesi ya da etkisizleştirilmesi gerekirdi. 

23 Mayıs Pazartesi, harekât tarihi 25 Mayıs 1960 olarak kararlaştırılmış ve parolalar belirlenmiştir: zamanında gerçekleşirse “Dündar Seyhan’ın oğlu sınıfını geçti.”, ertelendiği takdirde “Dündar Seyhan’ın oğlu bütünlemeye kaldı.”

27 Mayıs 1960 sabah saat 3.15’te piyade birlikleri ve süvari grubu, 3.30’da tanklar hareket etti. Saat 4.36’da  Albay Alparslan Türkeş tarafından radyoda okunan ilk bildiri ile harekat bütün Türkiye ve dünyaya ilan edildi.

İlk olarak Tuğgeneral Yusuf Demirdağ evinden alınıp Harp Okulu’na getirilmiş ve nezarethaneye kapatılmıştır. Bundan sonra Refik Koraltan getirilmiştir. 2. Ordu komutanı Orgeneral Suat Kuyaş da enterne edilmiştir. Celâl Bayar Çankaya Köşkünde Veteriner Tuğgeneral Burhanettin Uluç, Topçu Yarbay Abdullah Tardu, Kurmay Albay Sami Küçük tarafından gözaltına alınmıştır. Bu arada komite üyelerinden Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı komutanı Kurmay Albay Osman Köksal da yanlışlıkla içeriye kapatılmıştır.

Adnan Menderes Eskişehir’den Konya’ya gitmek üzere Kütahya’ya geçtiğinde Keşif Tabur komutanı Agasi Şen ve Binbaşı Muhsin Batur tarafından gözaltına alınmış ve Ankara’ya getirilmiştir. Darbenin ilk günü, Bayar, Menderes, Koraltan, Fatin Rüştü Zorlu ve Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur ve diğer hükûmet üyeleri Harp Okulunda, öğrenciler tarafından darp edilmişler ve enterne edilmişlerdir.  İçişleri Bakanı Namık Gedik ise tutuklu olduğu odanın penceresinden aşağıya atılarak intihar ettiği söylenmiş ve ailesi de onu kabullenmiştir. Fakat öldürüldüğünü savunanlar da mevcuttur.

Cemal Gürsel, İstanbul Yeşilköy Askerî Havaalanı’ndan kalkan C-47 ile İzmir Karşıyaka Bostanlı’daki evinden alınıp saat 11.30’da Ankara’ya Harp Tarih binasına gelmiş ve saat 16’da radyoda konuşma yapmıştır.

27 Mayıs 1960’tan, seçimlerin yapılarak normal yaşama geçildiği 15 Ekim 1961 yılına kadar geçen süre, askerin Milli Birlik Komitesi (MBK) eliyle cunta olarak iktidarda olduğu dönemdir. Bu dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin anayasal bütün hak ve yetkileri 38 subaydan kurulu MBK’nin eline geçti. MBK ülkeyi yayımladığı tebliğlerle askeri cunta olarak idare etmiştir.

3 numaralı Tebliğ ile her türlü siyasi parti neşriyat ve faaliyetleri, gösteri yürüyüşleri ve her türlü toplantı yasaklanmıştır. MBK faaliyetlerinin aksamaması için telsiz ve telefon görüşmelerini kısıtlayan 4 ve 5 numaralı Tebliğlerden sonra, ordunun görevini açıklayan 6 numaralı Tebliğ yayımlanmıştır. 6 numaralı Tebliğin ilk fıkrasında,

“Türk Ordusu bir kere daha tarihi bir vazife karşısında bulunuyor. Bu vazife; dâhilde memleketi buhran ve felakete sürüklemek isteyen hırslı politikacıların elinden kurtarmaktır” demektedir.

Aynı şekilde 13 ve 32 numaralı Tebliğlerde bu darbenin yapılış gerekçeleri şöyle yer bulmuştur:

“Biz vatandaşları birbirine düşürecek bir kardeş kavgasını önlemek için bu işe giriştik”. “Milli İnkılâp, hiçbir şahsın, hiçbir zümrenin lehine yapılmış bir hareket değildir. Muhterem halkımızın, köylü ve işçilerimizin demokrasiye kavuşması, hak ve hürriyetinin teminatı, iktisadi kalkınması, ana prensibimizdir. Vatandaşların hususi işlerinde ve her türlü çalışma yerlerinde, kardeşlik duyguları ve huzur içinde bulunmaları esastır.”

İsmet İnönü’nün Mebusevleri Ayten sokak (no. 22)’taki evi de koruma altına alınmıştır.

MBK üyelerinden Muzaffer Karan ve Fikret Kuytak öteden beri CHP genel sekreteri İsmail Rüştü Aksal ile temas halindeydiler. Darbeden sonra bunlarla aynı grubu oluşturan Refet Aksoyoğlu, Suphi Gürsoytrak ve Ahmet Yıldız ile birlikte CHP ile irtibatlı olarak çalışmışlardır.[75]

İsmet Paşa, gerdeğe girecek bir delikanlı gibi iktidar için sabırsızlanıyor. (Cemal Gürsel)

CHP’deki atmosferi “Aman ne iyi, asker geldi memkeleti kurtardı” olarak tanımlamıştır.

Onar Komisyonu  

27 Mayıs sabahı, askerler; İstanbul Üniversitesi’nden Sıddık Sami Onar, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Naci Şensoy, Ragıp Sarıca, Tarık Zafer Tunaya, Hüseyin Nail Kubalı ve İsmet Giritli’yi askerî bir uçakla Ankara’ya getirmişlerdir.

28 Mayıs günü komisyona Ankara’da iştirak eden Muammer Aksoy, İlhan Arsel ve Bahri Savcı ile birlikte yeni bir anayasa taslağını hazırlamak için çalışmalara başlamışlardır. Başkanlığına getirilen Sıddık Sami Onar’ın adıyla “Onar Komisyonu” olarak anılmıştır

“Hürriyet Şehitleri”  

Millî Birlik Komitesi, DP’liler hakkında daha sonradan doğru olmadığı anlaşılan bazı haberler yaymaya başlamıştı. MBK, Demokrat Partililerin yurtdışına kaçarken yakalandığını ve beraberlerinde 12 uçak dolusu altın, mücevherat ve parayı kaçırmakta iken yakalandığını iddia etti.  Komite ayrıca 28 Nisan – 27 Mayıs 1960 arasında yüzlerce gencin öldürüldükten sonra kamyonlarla mezarlıklara getirilip gizlice gömüldüğünü ve bir kısmının hayvan yemi yapılan makinelerde kıyılarak toz haline getirildiğini öne sürmüş ve bu gençler “Hürriyet Şehitleri” olarak adlandırılmıştır. 2 Haziran 1960’ta İstanbul Üniversitesi rektörü Sıddık Sami Onar, Üniversitesi Yönetim Kurulu’nun memleketi hürriyete kavuşturmak için şehit düşenler adına anıt inşa etmeye karar verdiğini açıklamıştır. 3 Haziran’da MBK Hürriyet Şehitlerimizin tesbiti işine Silahlı Kuvvetlerimizin idareyi aldığı andan itibaren ehemmiyetle devam edilmektedir. diyen bir tebliğ yayınlamıştır.

Fakat gençlerin cesetleri hiç ortaya çıkmayınca, 9 Haziran’da Sıddık Sami Onar Naaşları belki bulamayacağız ama ölülerimiz vardır. diye konuşmuştur. 10 Haziran’da 28 Nisan olayının kurbanı Turan Emeksiz, tanktan düşerek ezilen İstanbul Lisesi öğrencisi Nedim Özpolat, 27 Mayıs’ta kaza kurşunuyla ölen Harp Okulu öğrencisi Teğmen Ali İhsan Kalmaz, Ersan Özey ve Sökmen Gültekin’in naaşları Anıtkabir’deki “Hürriyet Şehitliği”ne nakledilmiştir.

MBK üyelerinin kimlikleri 18 Haziran 1960’ta açıklanmıştır. Yurt dışında bulunan gizli komite mensupları Dündar Seyhan, Talat Aydemir, Sadi Koçaş komiteye girmemişlerdir.

 

Yassıada  

Tutuklamalar  

27 Mayıs sonrasında Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes, hükümet üyeleri ve aralarında Milli Mücadele’nin önemli komutanlarından Ali Fuat Cebesoy’un da olduğu Demokrat Parti milletvekilleri, parti yöneticileri, asker ve bazı üst düzey kamu görevlileri tutuklanarak Yassıada’ya götürüldü. Burada tutuklulara ağır işkence ve kötü muameleler yapıldığı iddia edildi.  İşkence ve kötü muameleler neticesinde Cemil Keleşoğlu ve Namık Gedik’in  intihar ettiği ileri sürüldü. Hatta DP avukatlarından Hüsamettin Cindoruk, Namık Gedik’in intiharının dahi şüpheli olduğunu iddia etti:

Namık Gedik’in intiharında fiziki zorluk var. Çift camlı bir odada yatağın üzerinden atlayıp çerçevelere çarpmadan camları kırabilmek için Hezarfen Ahmet Çelebi olmak lazım. Olabilirliği çok zor ama tek şahit Ethem Menderes. Bir de cüsseli biri, atletik yapılı değil. Namık Bey’in ailesi intihar olayına hiç inanmadı.

Yassıada tutuklularından eski DP milletvekili Gıyasettin Emre, başına gelenleri şu şeklide anlatır:

Askerî havaalanında uçaktan indiriliyoruz. Sille tokat, tekme, küfür… Yemekte konuşamıyorduk.Konuştuğu için dayak yiyen çok oldu. Her sabah kumlu pırasa, akşam da taşlı fasulye veriyorlardı.[

Tutukluluk süresinde; Yusuf Salman, Lütfi Kırdar, Gazi Yiğitbaşı, Yümnü Üresin, Nuri Yamut ve Kenan Yılmaz hayatlarını kaybettiler.

Yargılamalar  

14 Ekim 1960’ta başlayan Yassıada davaları, 11 ay 1 gün sürdü. 203 gün davalara bakıldı, 872 oturum yapıldı. 19 davaya bakıldı, 1068 tanık dinlendi ve yargılamalar hükmün açıklandığı 15 Eylül 1961 tarihinde son buldu. Sivil ve askerlerden oluşan Yassıada mahkemelerinde yargılanan siyasîler; vatana ihanet, kamu fonlarının kötüye kullanımı, Kırşehir’in ilçe yapılması, meclis iç tüzüğünde yapılan değişiklik, Meclis oturumlarının yayına engel olunması, CHP’nin mallarına el konulması, Tahkikat komisyonu   oluşturmak, hakim teminatı ve mahkeme bağımsızlığının ihlali gibi konularla toplam 19 dava açıldı, davalar anayasayı ihlal davasıyla birleştirildi.  Bu bağlamda 14 Ekim’de ilk dava “Köpek Davası”dır  Davanın sanıkları Celâl Bayar ve Nedim Ökmen’dir. Konusu ise bir köpeğin değerinden fazlasına Atatürk Orman Çiftliği’ne satılmasıdır. TCK’nın 209. maddesine göre 5 yıl hapis ve ömür boyu memuriyetten mahrumiyetleri istendi . Bayar’ın savunması Milli Mücadele yıllarında gösterdikleri yardımlardan dolayı bu parayla Bursa ‘daki Umurbey Köyü’ne çeşme yaptırdığı yolundadır.

Yassıada spor salonunda gerçekleştirilen ikinci davanın konusu 6-7 Eylül Olayları’nın DP hükümetince çıkartıldığına dair suçlamadır.  Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Fuad Köprülü, İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, Emniyet müdürü Alaaddin Eriş, İzmir Valisi Kemal Hadımlı, Selanik başkonsolosu Mehmet Ali Balin ve diğerleri Selanik’te Atatürk’ün evinin bombalanması ve Rum azınlığın evlerinin yağmalanmasının organizasyonunu yapmakla suçlanıp, 5 ile 10 yıl ağır hapis, kamu hizmetlerinden sürekli men cezası istenildi. Savunma Türk hükümetinin tertip etmesi asla doğru değildir denilerek yapıldı.  Bayar beraat ederken, Menderes ve Zorlu 6 yıl hapis, diğerleri 4 ay hapis cezası aldı

Bir sonraki dava “Bebek Davası” olup sanıklar Adnan Menderes ve Fahri Atabey’dir. Cemal Gürsel tarafından gizli celse olarak yapılması istense de açık olarak yapılmıştır. Ayhan Aydan’dan olan bebeğini Fahri Atabıyık’ı azmettirerek öldürtmek suçundan her ikisine 5 ile 10 yıl ağır hapis istenir  Ayhan Aydan ve Menderes dava sırasında ilişkilerinin ve bebeklerinin olduğunu fakat doğum sırasında öldüğünü belirtirler. Dava sırasında savcı bir kadın külotunu gösterip, kimin giydiğini ve başbakanlıkta unuttuğunu sorar. Adnan Menderes’in avukatı Burhan Apaydın’ın müdahalesi ile olay kapanır.   Beraatlerine karar verilir.

Bir sonraki dava “Vinilex Davası”‘dır. Maliye bakanı Hasan Polatkan’ın şirkete usülsüz kredi sağladığı ve bunun üzerine 110 bin lira rüşvet aldığı iddia edilmiştir. Adnan Menderes ve Hasan Polatkan’ın nüfuzlarını kullanarak “Vinileks” firmasına Türkiye Vakıflar Bankasından kredi verdirmekle suçlanmışlardır. Adnan Menderes tarafından kurulan bu Bankanın 27 Mayıs darbesine kadar Umum Müdürlüğü’nü yapan ve 1961 seçimlerinden sonra tekrar aynı Bankanın Genel Müdürlüğüne getirilecek olan Sabahattin Tulga yaptığı savunmada krediyi, suni deri imal ederek ithal ikamesi yapacak bu firmanın karlı olacağına inandıkları için verdiklerini; nitekim darbe sonrası işbaşına gelen yeni Banka yönetiminin de aynı firmaya ilave kredi vererek bu firmanın kredi limitini iki misli arttırdığını belirtmiştir. Buna rağmen bu mahkeme Menderes ve Hasan Polatkan’ı bu davadan da suçlu bulmuştur. Polatkan 7 yıl ağır hapis ve memuriyetten men cezası alırken, şirket yetkilileri de ceza almışlardır.

Bu duruşmalarda açılan bir diğer dava radyo davasıydı. Adnan Menderes, bazı bakanlar ve Basın Yayın ve Turizm genel müdürü olan Altemur Kılıç hakkında radyoyu parti organı haline getirdikleri yolunda açılmıştır.

Yüksek Adalet Divanı 15 sanığı idam cezasına çarptırdı. Celâl Bayar, Adnan Menderes, eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan oybirliğiyle, eski T.B.M.M. Başkanı Refik Koraltan, eski Genelkurmay başkanı Rüştü Erdelhun, Agah Erozan, İbrahim Kirazoğlu, Ahmet Hamdi Sancar, Nusret Kirişçioğlu, Bahadır Dülger, Emin Kalafat, Baha Akşit, Osman Kavrakoğlu, Zeki Erataman oy çokluğuyla ölüm cezasına çarptırıldı.

Daha sonra özellikle sanık yakınları, bazı sanıklara savunma için süre ve imkân verilmediğini iddia ettiler.  Hasan Polatkan’ın yargılamalar sırasında kaybettiği 175 sayfalık savunması yıllar sonra, dönemin Yassıada İrtibat Bürosu Müdürü albay Ömer Faruk Erus’un kasasından çıktı.  

Sanıklardan Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan 16 Eylül 1961’de sabaha karşı, Adnan Menderes 17 Eylül 1961’de saat 13.30’da İmralı Adası’nda idam edildi. Dünyanın bütün ülkelerinde ceza muhakemesi kanunlarına göre idam cezaları sabaha karşı infaz edilirken Adnan Menderes’in cezasının infazında bu kuralın dışına çıkılarak öğle vaktinde idam gerçekleştirilmiştir. Bu durumun nedeni olarak, Zorlu ve Polatkan’ın idamlarından sonra, İngiltere Karaliçesi II. Elizabeth başta olmak üzere tüm Avrupa devletlerinin var güçleriyle Türkiye’ye baskı yapmaları gösterilir.  İdamdan 9 gün sonra Menderes’in evine gidilerek evin kapısına idam hükmünün bir sureti asıldı ve idam edilirken kullanılan ip, idam gömleği, cellat, imam ve son gün yiyip içtiklerinin parası eşi Berrin Menderes’ten alındı.

Zorlu, Polatkan ve Menderes’in dışındakilerin cezaları infaz edilmeyip, hapis cezasına çevrildi.İdamları durdurmak için ABD başkanı Kennedy’nin Ankara büyükelçisi Raymond A. Hare aracılığı ile Dışişleri Bakanı Selim Sarper’e bir mesaj ilettiği iddia edilir.

Sonrası  

Alyans kampanyası  

27 Mayıs Darbesi’nden sonra bozulan ekonomiyi düzeltmek iddiasıyla alyans bağışı kampanyası Zırhlı Tugay tarafından başlatıldı. Hatta bu konuda Gürsel’in, ABD’den mali yardım istediğine dair belgeler olduğu iddia edilmektedir.  Halktan toplanılan bu alyanslar yerine ucuz metalik alyanslar verildi.  Alyanslarını bağışlayanlara MBK tarafından bakır “Devrim” yüzükleri verildi. Vehbi Koç hazineye 26 kilo altın ve bir bina bağışladı. Ankara’nın Yücetepe semtinde yapılan askeri lojmanların halktan toplanan bu alyanslar ve birikimlerle yapıldığına dair söylentiler çıkmış ve “Alyans Evler” olarak anılmaya başlanmıştır.

55’ler olayı  

27 Mayıs Darbesi’nde DP’liler Kürdistan Hükümeti tesis etmek üzere çalışmalar yapmakla suçlandılar.   31 Mayıs 1960’da Cumhuriyet gazetesinde MBK’nin bu konuyla ilgili çeşitli belgeler bulduğu ve Şeyh Said’in oğlunun DP iktidarı döneminde doğuda propaganda gezileri yaptığı iddia edilmiştir.  Darbeden 4 gün sonra Doğu ve Güneydoğu’dan seçilen 485 ağa ve şeyhler Sivas Garnizonu (Kabakyazı)’nda bir kampa yollanmıştır.   Bu konu hakkında Cemal Gürsel’in “ileri gelen 2500 Kürdü öldürelim” dediği iddia edilmektedir.  Sivas’taki kamp 19 Ekim 1960 tarihinde çıkan 105 numaralı Mecburi İskân Kanunu ile boşaltılıp Milli Birlik Komitesi tarafından “55 ağa” DP’yi destekliyor iddiasıyla Antalya, Isparta, İzmir, Afyon, Manisa, Denizli ve Çorum’a sürüldü.

Bu kanun 1962 yılında kaldırıldı.  1961 Anayasası’nda bir takım değişiklikler yapıldı. 1924 Anayasası’nın 3. maddesi olan “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletinindir” şeklinde değiştirildi.

Emekli İnkılap Subayları Derneği  

Ağustos 1960 – Şubat 1961 arasında Milli Birlik Komitesi tarafından emekliye sevkedilen 235 general ve yaklaşık 5.000 subay tarafından Emekli İnkılap Subayları Derneği kurulmuş ve orduya geri dönmeye çalışmışlardır. Bu derneğe bağlı emekli subaylar “Eminsular” olarak anılmıştır.  En yüksek rütbeli üyesi olan Orgeneral Ragıp Gümüşpala daha sonra Adalet Partisi’nin genel başkanlığına getirilmiştir.

14’lerin tasfiyesi  

Milli Birlik Komitesi kuruluşundan itibaren karma ve heterojen bir gruptu. Madanoğlu – Küçük grubu ile Türkeş – Kabibay grubu karşı karşıya gelmiştir.

Madanoğlu – Küçük grubu iktidarı bir an önce sivillere devretmeyi planlamıştır.  Fakat Türkeş, Kabibay ve Erkanlı grubu reformların yapılmadan önce iktidarını sivillere devretmesine karşı çıkmış ve hemen sivillere devretmenin iktidarı Cumhuriyet Halk Partisine teslim etmek anlamına geleceğini savunmuştur.

Eylül ayının başlarında Türkeş, Kabibay, Erkanlı ve Dündar Seyhan, ihtilalin gayesine aykırı çalışan dört beş kişinin ülke dışına çıkarılmasını kararlaştırmışlardır. Türkeş, kararı uygulamak için hazır olduğu halde Kabibay zamana bırakmayı tercih etmiştir.

İstanbul’da Muzaffer Özdağ’ın Bâb-ı Âli‘den de geçeceğiz” demesi büyük yankılar uyandırmış ve Cemal Gürsel’in tasfiye kararı almasını hızlandırmıştır.

MBK üyelerinden Muzaffer Yurdakuler, Seyhan tasfiye kararını arkadaşlarına anlatırken kulak misafiri olmuş ve diğer MBK üyelerine haber vermiştir.

Karşı taraf erken davranmış ve Gürsel 13 Kasım 1960’da Alparslan Türkeş’e bir mektup göndererek Kurmay Albay Alparslan Türkeş, Kurmay Yarbay Orhan Kabibay, Kurmay Yarbay Mustafa Kaplan, Kurmay Binbaşı Orhan Erkanlı, Kurmay Binbaşı Şefik Soyuyüce, Kurmay Binbaşı Dündar Taşer, Piyade Binbaşı Fazıl Akkoyunlu, Tank Binbaşı Muzaffer Karan, Deniz Kurmay Binbaşı Münir Köseoğlu, Deniz Kıdemli Yüzbaşı Rıfat Baykal, Kurmay Yüzbaşı İrfan Solmazer, Kurmay Yüzbaşı Numan Esin, Kurmay Yüzbaşı Muzaffer Özdağ ve Jandarma Yüzbaşı Ahmet Er olmak üzere çoğunluğu Türkçü subaydan oluşan 14 MBK üyesini emekliliğe sevkedip yurtdışındaki temsilciliklere danışman olarak tayin etmiştir.[31]

OYAK’ın kuruluşu  

27 Mayıs darbesinden 8 ay sonra 1961 yılında Osmanlı Devleti’nin subayların ihtiyaçlarını karşılamak için yarattığı fondan devredilerek 50 bin altınla kuruldu.  Kurumun kuruluşu 3 Ocak 1961 kabul edilen Ordu Yardımlaşma Kurumu Kanunu’na dayanmaktadır.  Üye olması zorunlu subay ve astsubayların maaşlarının %10’u ve yedek subayların maaşlarının %5’i her ay bu fona aktarıldı

 

Silahlı Kuvvetler Birliği  

6 Haziran 1961’de ordu içinde Milli Birlik Komitesine muhalif olan general ve subaylar Silahlı Kuvvetler Birliği (SKB)’ni kurmuş ve sembolik başkanlığına Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay’ı getirmişlerdir. SKB ordunun yönetimde kalmasından yanaydı ve parlamentonun açılmasına taraftar değildi.  SKB, MBK tarafından Washington’a atanan İrfan Tansel’in bindiği uçağı yanlı jetler ile havada geri çevirerek Hava Kuvvetleri Komutanlığına tekrar getirilmesini sağlayacak kadar güçlenmiştir. Bu olay üzerine Cemal Madanoğlu görevinden istifa etti.

Kurucu Meclis ve 1961 Anayasası’nın Hazırlanması

6 Ocak 1961’de MBK ve Temsilciler meclisi’nden oluşan Kurucu Meclis kuruldu. Daha sonra Enver Ziya Karal ve Turhan Feyzioğlu başkanlığında Kurucu Meclis’e bağlı 20 kişilik bir anayasa komitesi kurularak yeni anayasa için çalışmalara başlandı. 

Yeni hazırlanan anayasada 1924 Anayasası’ndan farklı olarak halkçılık, devletçilik ve inkılapçılığa yer verilmemiş, milliyetçilik ise Milli Devlet olarak değiştirilmiştir. İlk kez Sosyal Devlet ilkesi bu anayasa ile ortaya çıkmıştır. Adalet Partisi de resmi olarak yeni anayasanın 1924 Anayasası’na kıyasla “ileri bir adım” olacağını belirtmiştir. Ancak Adalet Partisi’nin desteğiyle “hayırda hayır vardır”, “hayır deyin hayırlı olsun”, “demli çay” (“hayır” oyunun renginin kırmızı olmasından) gibi sloganlarıyla “hayır” kampanyası yürütülmüştür. Hatta “Mr. Refarendum” adlı bir Amerikalı’nın olduğu ve “evet” oyu vermesinin o Amerikalıya evet demek anlamına geleceği anlatılmıştır. 9 Temmuz 1961’de yapılan halk oylaması sonucu 1961 Anayasası %61.7 gibi bir evet oranıyla kabul edilse de[20][134][135], bazı akademisyenler ve uzmanlar %40’a yakın hayır oyunun oldukça anlamlı olduğunu ileri sürdüler ve yeni Anayasanın toplumun ciddi bir kesimi tarafından onaylanmadığını savundular.  

1961 Seçimleri ve Çankaya Protokolü  

Adnan Menderes’in idamından üç hafta sonra 15 Ekim 1961’de Demokrat Parti’nin oy tabanının “mirasçıları” Adalet Partisi, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi oyların % 62’sini alarak 277 milletvekili çıkarmışlardır. Buna karşı Cumhuriyet Halk Partisi 173 milletvekili çıkarabilmiştir. Bu seçim “Menderes’in zaferi” olarak nitelendirilmiş ve ordu durumdan rahatsız olmuştur.  25 Ekim 1961’de 12. dönem TBMM toplandı ve askeri rejim sona erdi.

Ordu içinde MBK kadar etkili olmaya başlayan SKB, seçimlerin millî iradeyi tam olarak yansıtmadığı ve yeni bir darbenin gerektiğini savunmuştur. 21 Ekim’de MBK’nın İstanbul kanadına bağlı 10 general ve 18 albay toplanmış ve en geç 25 Ekim’e kadar yönetime el koyacağını kararlaştıran “21 Ekim Protokolü” imzalamıştır.  22 Ekim’de MBK’nın Ankara kanadı aynı içerikteki “Mürted Protokolü” imzalamıştır.

Fakat SKB onursal başkanı durumunda bulunan Cevdet Sunay’ın müdahalesiyle protokoller askıya alınmış ve siyasi parti liderleriyle uzlaşma yolu tercih edilmiştir.

Bunun için 24 Ekim’de Çankaya’da Ragıp Gümüşpala (Adalet Partisi), Ekrem Alican (Yeni Türkiye Partisi), İsmet İnönü (Cumhuriyet Halk Partisi), Osman Bölükbaşı (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi), Cevdet Sunay, Cemal Gürsel ve generalların önünde Yassıada mahkumlarına af çıkarılmayacağına, Emekli İnkılap Subaylar Derneğine bağlı subayların orduya geri alınmayacağına ve Cemal Gürsel’in cumhurbaşkanı seçilmesi için çalışacaklarına dair protokolü imzalamışlardır.

Ali Fuat Başgil’in MBK üyeleri tarafından ölümle tehdit edilerek adaylıktan çekilmesiyle 26 Ekim 1961’de yapılan seçimle tek aday Cemal Gürsel cumhurbaşkanlığına getirildi.

Millî Güvenlik Kurulu  

Ülkenin milli güvenlik politikalarının belirlenmesi amacıyla daha önce çeşitli kararname ve kanunlarla kurulan Yüksek Müdafaa Meclisi Umumi Katipliği ve Milli Savunma Yüksek Kurulu, 1961 Anayasası’nda Milli Güvenlik Kurulu ismiyle düzenlendi.

Darbenin meşrulaştırılması [

Anayasa Nizamını, Milli Güvenlik ve Huzuru bozan fiiller hakkında kanun hazırlanıp, 5 Mart 1962’de kabul edilen 38 Sayılı Kanun’da darbeyi eleştirmenin suç olduğu vurgulandı.  Bu kanunun birinci maddesinin B bendinde şöyle denilmekteydi:

27 Mayıs 1960 devrimini zedeliyebilecek şekilde: Bu devrimin neticesi olarak Yüksek Adalet Divanınca veya sair kaza mercilerince verilmiş ve kesinleşmiş olan karar ve hükümleri, söz yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle kötüleyenler, veya üstü kapalı da olsa matufiyeti belli olacak şekilde kötülemeye çalışanlar veya mahkûm edilenlerin mahkûmiyetlerine esas teşkil eden fiillerini, yahut şahıslarını övenler veya neticelenmiş hazırlık, ilk, son tahkikat veya infaz safhalariyle ilgili resim, hatırat, röportaj yapanlar veya beyanat verenler.

Eleştirenler hakkında bu kanunda belirtilen 5 madde gereğince Anayasa Mahkemesi’nde dava açıldı. Bunlardan biri Yeni Demokrat Parti genel başkanı Fuad Köprülü’nün, “af ancak bir haksızlığın tamiri olacaktır” sözleri üzerine açılan kamu davasıdır.[147]

Değerlendirmeler  

Celâl Bayar (Cumhurbaşkanı):

Ve yine hiç şüphe etmiyorum 27 Mayıs başarıya ulaşmamış ya da hiç yapılmamış olsaydı, ne ordu içinde cuntalar kurulacak, ne 12 Mart, 12 Eylül müdahaleleri yapılacak, ne de demokrasi dejenere edilebilecekti.

Cemal Gürsel (MBK lideri):

Demokrat Parti‘nin memlekete yaptığı en büyük kötülüklerden biri orduyu ihtilale zorlaması olmuştur.  

Süleyman Demirel (Devlet Su İşleri Genel Müdürü):

(1950) Devlete karşı, onların yönettiği devlete karşı kazanılmış bir zaferdi… Onların elinden devleti alma hareketidir. 1960, halkın elinden devleti alma hareketidir.

Bülent Ecevit (Cumhuriyet Halk Partisi Ankara milletvekili):

60 İhtilali… Ve kaptılar, işte kendileri güya demokrasisinin bayraktarlığını yapıyorlar… Müdahaleci ekip. Fakat ne yaptılar; üniversiteden geçmeler, 147’ler olayı, arkasından Bab-ı Ali önünden geçeceğiz lafları derken birden, bir ülke ve kültür birliği projesi ortaya çıktı. Bunu biz orataya çıkardık. Dünyada görülmemiş bir totaliter rejim projesi, yani Nazi Almanyası‘nda bile eşi görülmemiş bir proje.

ABD Dışişleri Bakanlığı İstihbarat ve Araştırma Dairesi’nin 1961 tarihli değerlendirme raporu:

Türk Silahlı Kuvvetleri’nce yapılan kansız darbe, Türkiye dışında genellikle ağırlık taşıyan , Türk Silahlı Kuvvetleri’nin apolitik olduğu ve ciddi bir siyasi bunalımda müdahale etmeyeceği yolundaki inanışı yıkmıştır.

Dönemin bazı sonuçları   

  • Anayasa Mahkemesi: 22 Nisan 1962’de Anayasa Mahkemesi Kanunu kabul edilmiş ve 20 Aralık’ta çalışmalarına başlamıştır. Kurucu meclis; yasaların anayasaya uygunluğunu denetlemek üzere bir Anayasa Mahkemesi kurulmasına karar verdi.[151]
  • Yüksek Hâkimler Kurulu
  • Devlet Planlama Teşkilatı
  • Türkiye Radyo Televizyon Kurumu
  • Cumhuriyet Senatosu
  • Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu
  • İhracatı Geliştirme Etüd Merkezi
  • Milli Prodüktivite Merkezi
  • Hürriyet ve Anayasa Bayramı

27 Mayıs’ın kültür alanına yansımaları  

Edebi eserler  

  • Necip Fazıl Kısakürek’in Adnan Menderes için yazdığı “O Zeybek” isimli mersiye
  • Attilâ İlhan’ın “Aynanın İçindekiler” serisinin ilk üç kitabı (Bıçağın Ucu, Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak)
  • Adalet Ağaoğlu’nun “Dar Zamanlar” serisinin ilk romanı Ölmeye Yatmak
  • Cevat Fehmi Başkut’un “Buzlar Çözülmeden” adlı oyunu

 

 

 

 

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: