Ateş; aşk ile değil öfke ile yaktığında…

İnsanın ‘güzel’ ile olan ilişkisi bozuldukça kâinattaki değerini layıkıyla bilemez oldu.

Doğayı tahrip etmek bize çeşitli kapitalist gerekçelerle ‘güzel’ olarak sunuluyor mesela. Romanlarda, filmlerde kötü karakterler kazanıyor. Onların kazanması kötülüğü güzel gösteriyor bize. Öfkeyi, nefreti, intikamı öven sanat eserleri insan ruhuna yaptıkları tahribatı görmezden geliyorlar. Belki şöhret, maddiyat, belki rekabet ve hükmetmek adına.

Kibir, haset, hırs, tahakküm… Bunlar nefsin emrettiği kötülükler. İnsanı ‘günah işlemeye’ sevk eden tuzaklar. Bunlar ‘güzel’ (dolayısıyla iyi ve sevilen) olarak sunuldukça kötülük yaygınlaşıp güçleniyor. Hayatta bunun karşılığı ne? Tohumlar çalınıyor, çiçekler ‘kendi’ kokularından uzaklaşıyor, toprak kayması şiddetleniyor, dereler kuruyor, arılar bal yapmaz oluyor.

‘Kötü karakter’ hayatımızın her alanında yaptığı tahribat ile güç kazanıyor ve güçlendikçe haklılığını dayatmaya başlıyor. Güçlü olanın hakkını savunmak, hakkın hakikat ile olan ilişkisini de çürütüyor içten içe. Çirkinleşiyoruz ve bu bize yine de güzel gözüküyor! Bu, tam da hakkın inkar edilişi değil midir!. Toprak kayıyor, su kuruyor, hava kirleniyor, ateş aşk ile değil öfke ile yakıyor.

‘Kötü karakter’lerin en müthiş örneklerini kurgulayan profesyonel sanatçılar, kötülüğü sinsice yapanların ‘kurgu’larına ise müdahale etmiyorlar. Mesela Irak’ı yalan gerekçelerle işgal edip “bizi çiçeklerle karşılayacaklar” diyorsunuz. Bu arada bir milyon kişi haksız yere ölüyor. Ama siz kurguladığınız binbir ‘kötü karakter’le dünyanın her yanına ‘güzel hikayeler’inizi satıyorsunuz.

Kötülüğü güzel gösteren gerekçelere başvurarak gerçeği kurgulamak. Bu, başta da belirttiğim gibi insanın asli tabiatından kaynaklanan hiyerarşik sıralamayı bozuntuya uğratıyor. Tanrı-İnsan-Kâinat ilişkisini. İnsanlık kötülüğü güzel göstererek kendi nefsine zulmettikçe, tabiata, eşyaya ve kâinata da zulmetmeye başlıyor. Bu zulmü mahlûkat arasında ancak insan yapabiliyor!

Tanrı İnsan Kâinat hiyerarşisini nasıl bozduğumuza geleyim. İnsandaki ‘sanatçı ruh’ öncelikle ‘kendini gerçekleştirmeye’ yöneliktir. Kötülüğü emreden nefsini belirli bir farkındalık sonucu kınamaya ve Rabbiyle gönüllü bir rıza ilişkisine girmeye doğru evrilen narin ve çok incelikli bir ‘sanatçı ruhu’ndan bahsediyorum tabiri caizse. William Chittick der ki: “İnsan müstakil bir âlem olduğu için, kâinat olmadan da varolabilir. Ama kâinat insan olmadan tam bir ilahi suret değildir.” İbn Arabî de şöyle der: “İnsan kainatın ruhudur.”

Aynada bir yansıma kâinat. İnsan da öyle. Bizzat O değil! Bu akis ne kadar nurlu ve net olursa, o kadar ‘güzel’ gösterecektir ayna O’nu. Mutlak Güzel’i ifade etmek imkânsızdır ama bize düşen, güzelliğin tecellilerini görebilmek, gösterebilmek. Bazen her şeyde buluyoruz güzelliğin tecellilerini. İçimizde onu ‘kendi imkânlarımız ölçüsünde ifade etme hevesi’ uyanıyor. Şiirle, resimle, minyatürle. Bazen ise güzelliği her şeyde değil, sadece bazı şeylerde buluyoruz.

Zulümle örtülmüş oluyor çünkü güzelliğin cevheri. Çamurdaki nuru duyumsamak zorlaşıyor. Ama her koşulda ilahi güzelliğin bölünüp parçalanamayacak bir nitelik olduğunu da seziyoruz değil mi? Nereden geliyor bu sezgi?

‘En güzel surette’ yaratılmış olmamızdan belki. Bizler bütün güzelleşmiş hallerimizle ancak akisiz, yansımayız. Mecazız. Kendimizde tecelli eden ‘ilahi isimleri’ bildikçe, nefsimizin perdeledikleri kalkmaya başlıyor ve ‘aslı’mızı (Rabbimizi) daha ‘kesintisiz’ bilmeye başlıyoruz. İnsanlaşabilmek için asli derdimiz şu o halde:

Hangi ilahi surette yaratılmışsak, onu layıkıyla bilebilmek, onda gerçekleşebilmek. Bu yola ‘kendini gerçekleştirme’ yolculuğu diyorsak, bir ‘seyr ü süluk’ ise bu… Metaforik olarak ‘sanat eserimiz’in icrası da diyebiliriz ona.

“Her şeyi İnsan için, İnsan’ı Kendim için yarattım” Kudsi Hadisi, kendimizi tıpkı bir sanat eseri gibi gerçekleştirme arzumuzun bir tür güzelleşme serüvenine dönüşmesinin ölçüsünü önümüze koyar. İşte yukarıda bozulduğunu söylediğim Tanrı İnsan Kâinat hiyerarşisini böyle algılıyorum.

Ve diyorum ki: İnsanın güzel ile olan ilişkisi bozuldukça kâinattaki değerini (yani bu sıralamayı) layıkıyla bilemez oldu. Ya “Tanrı’yı öldürüp” yerine kendini koyarak sadakat, tevazu ve bağlılığı küçümsedi. Ya da kendi hiçliğinin anlam katmanlarını göz ardı edip kâinattaki değerini unutarak tahakküme, sömürüye, tahribata başladı.

İnsanın ‘en güzel surette’ yaratılmış olmasının ilk sırrı, güzelliği yaratmasının imkânsızlığını idrak etmesindeydi. Evet, biz güzeli ancak keşfedebiliyoruz. En değerli sanat eserimiz bu keşiften ibaret! Ama bu o kadar değerli bir keşif ki, nihayetinde güzelliğin cevherine varmaya talip!

Her şeyin ilk örneğiyle, en güzel şekliyle var edilmesinde, insanın -kâinata son eklenen değer olarak- bir dahli olmadı. Biz kendimizi, ilk örnekle kendi içimizden yaratmış değilizdir. Öyle olsa kendimize (nefsimize) her koşulda hükmümüz geçerdi.

Artık soruyu Dostoyevski’nin kötülüğü sorgulayan karakterlerinin sorduğu gibi soralım: “Tanrı varsa, neden izin veriyor bu kadar kötülüğe? Neden masumlara gazap ediyor?” Birkaç yazıdır devam ettiğim ‘kötü karakter’ okumalarına gazap isimlerinin de ‘güzel isimler’e dahil oluşuyla devam edeceğim inşallah. Ve tabii her şeyin çekirdeği ve mayası olan Hakikat Nuru’yla.

l.ipekci@zaman.com.tr 

%d blogcu bunu beğendi: