İçimdeki Doğa

cropped-yeev.png

Üniversitenin moleküler biyoloji bölümünden mezun oldum. Dolayısıyla “moleküler biyoloğum” diyebilirim. Madem moleküler biyolojiyle ilgileniyorum; öyleyse moleküler düzeyine indiğim biyolojiden de biraz haberdar olmam lazım. Zaten öyle olduğunu düşünüyordum, ta ki Serdar Kılıç’ı izlemeye başlayana kadar…
  “İçimdeki Doğa”, “Doğada Tek Başına”, “Doğada Çocukla”, “Doğada Tek Başına, Dağ Evi” gibi programların yapımcısı Serdar Reis (“reis” lakabını Serdar Kılıç’a çok yakıştırdığım için ben de kullanacağım) ODTÜ jeoloji bölümünden Beden Eğitimi ve Spor Bölümü’ne geçerek mezun olmuş. Sporcu kişiliğinin yanısıra şirketler için liderlik, grup çalışması gibi konularda danışmanlık yapıyor. Çocuklar için eğitici kamplar düzenliyor. Ayrıca televizyon programları yapıyor. Programlarında doğada nasıl hayatta kalınabileceğini göstererek anlatıyor. Bu konuda kendine o kadar güveniyor ki “beni bıçakla bir dağa bırakın, oraya bir senede medeniyet kurayım” diyor.
Serdar Reis doğada gezerken bitkiler, hayvanlar ve davranışlarıyla ilgili çok ilginç bilgiler veriyor. Televizyon karşısında reisin anlattıklarını dinledikçe doğrusu kendimden utanıyorum. “Dört yıl üniversite okumuşum, üstüne mastır yapmışım, şimdi de doktora derecemi almama az kalmış. Bunca zamandır eğitim görüyorum, nasıl oluyor da bunları bilmiyorum” diye düşünüyorum. Örneğin; ivelek yaprağının suyunu cilde sürünce sivrisinekleri uzak tutarmış. Böğürtlen bitkisinin yaprağını çiğneyip yaraya basarsanız kanamayı durdururmuş ve antiseptik özelliği varmış. Kaldirik otunun suyu sabun görevi görürmüş. Çam ağacının kökünden ip yapılabilirmiş. Çiğdem meğersem bir çiçek ismiymiş ve Aşık Veysel’in çiğdem çiçeği üzerine türküsü varmış. (Egeliler çekirdek çitlemeye çiğdem çitlemek der de; o yüzden ben çekirdeği çiğdem sanardım) Arının konduğu her çiçek ve kurtlanabilen her mantar yenebilirmiş. Çam reçinesi ve kül karışımından çok sağlam bir yapıştırıcı malzeme elde edilebilirmiş. İğne yapraklı çamlar ve ağaç üzerinde büyüyen yosunlar izolasyon malzemesi olarak kullanılabilirmiş. Dere kenarlarında yetişen yosun ve yanmış odun kullanarak sudan mikroorganizmaları filtrelemek mümkünmüş. Sulak alanlarda yetişen sazlıklar suyu filtrelermiş. Sazı pipet gibi kesip içindeki suyu içmek güvenliymiş. Hayvanlar kendilerine belli bir rota belirleyip hep o rota üzerinde yemek ararlarmış ve su içmeye giderlermiş. Daha sonra da o rotayı çocuklarına miras bırakırlarmış.
 Babaannem de benzer şekilde utandırır bazen beni. Ne zaman beraber bir yolculuğa çıksak, gözü hep yol kenarlarındaki bahçelerdedir;  “aa kayısı bahçeleri pek güzel gııı!”, “Erdem gördün mü bak elmaları!”, “Oh oh oh kirazlar pek güzel bu sene!”, “ Vah vah vah, portakallara soğuk vuruvermiş!”, “Bak erikler çiçek açmış! Ne güzel demi yavrım?”. Fakat ben o ağaçların cinsinin ne olduğunu bile bilmiyorumdur. Memlekete (Nazilli) akraba ziyaretine gittiğimizde bazen dedemlerin bahçelerine gideriz. Bir bakarım ki babaannem bahçeye dalmış, elinde bir torba, ot topluyordur. Benim sadece ot olarak nitelendirdiğim yeşillikler, babaannem için yemeklik malzemedir; “bak Erdem, bu dalgan otu. Dikkat et, elini dalar. Akşam böreğini yapıveririm”, “Degidi deh, ne çok semizlik var! Teretoru çok güzel olur bunların gari”, “Erdem, sen şunu bildin mi? (yol kenarlarındaki dikenli yabani otlardan birini kastediyor) Bunu şöyle tutarsın, höyle soyarsın, böyle yersin. Oh yime de yanında yat.”
Bütün okumuşluğuma rağmen bitkileri ve hayvanları doğru düzgün tanımıyor olmamın sebebi çok açık aslında. Üniversite hocalarının öğretmesini veya kitaplarda yazmasını bekleyebileceğimiz şeyler değil bunlar. Sadece deneyim ile öğrenilebilecek şeyler… Ben de “doğada nesli tükenen” bir soyun parçasıyım. Yani şehir insanıyım. Serdar Reis’in dedesi 1877 yılında Osmanlı-Rus savaşı sırasında Güney Kafkasya’dan göçen Karapapak Türkleri’ndenmiş. Çocukken yaz tatillerini dağlarda yaşayan dedesinin yanında geçirirmiş. Babaannem de çocukluğundan beri bahçelerin içinde, kurtlar kuzularla haşır neşir. Doğal olarak doğayı onlar benden daha iyi tanıyor.
“Sen moleküler biyologsun. Bu iş laboratuvara kapanıp araştırma yapmaktan ibaret.” diyenler olacaktır. Bu görüşe katılmıyorum. Doğa, büyük fikirlere ilham kaynağıdır her zaman ve bu fikirleri, görmeyi bilenlerin gözüne sokar. Örneğin; Barbara McClintock mısır bitkisinde transposonları keşfettiği için 1983 Nobel Tıp Ödülü’nü kazandı. RNAi teknolojisini geliştiren Andrew Fire ve Craig Mello, 2006 yılında aldıkları Nobel Tıp Ödülü’nü petunya çiçeğinde yapılan gözleme borçlular. 2008 Nobel Kimya ödülüyle onurlandırılan fikir, bir tür deniz anasının florasan ışığı yayma özelliğinden ilham almıştır (bakınız arşiv: “Parlayan Tümörler”).
Geçenlerde siyaset bilimi bölümünde okumasına rağmen TBMM’ye aynı zamanda parlamento dendiğini bilmeyen “Kim 500 Milyar İster” yarışmacısı sarışınla çok dalga geçilmişti. Korkarım ki “aşağıdakilerden hangisi uçan bir memelidir?” gibi bir soruya “hostes” cevabı verebilecek birçok meslektaşım da vardır. Şaşılacak ve utanılacak birşey değil bu aslında. Ne de olsa insan okuduğunun veya dinlediğinin sadece yüzde onunu aklında tutabiliyor. Akılda kalan da kullanılmıyorsa bir süre sonra uçup gidiyor. Fakat tecrübe edilen daha uzun ömürlü oluyor. Yani öğrenmek, okumak veya dinlemekle değil, tecrübe etmekle oluyor. Doğayı tecrübe edersek çok şey öğreneceğimize inanıyorum.

Erdem Erikçi

%d blogcu bunu beğendi: