Tayyib the Google !

Recep Tayyip Erdoğan
Aslen Rizeli olan ve öyle anlaşılıyor ki,siyasi hayatında üst üste kazandığı seçimler ve dolayısı ile kendisine verilen halk desteği ile yıllar geçtikçe bütün doğruları kendisinin bildiğine inanmaya başlayan Recep Tayyip Erdoğan 26 Şubat 1954’te İstanbul’da doğdu. 1965 yılında Kasımpaşa Piyale İlkokulu’ndan, 1973 yılında ise İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu
Erdoğan, Siirt’te halka hitaben yaptığı konuşma sırasında, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından öğretmenlere tavsiye edilen ve bir devlet kuruluşu tarafından yayınlanan bir kitaptaki şiiri okuduğu için hapis cezasına mahkum edildi ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevine son verildi.
15 Mart 2003 tarihinde Başbakanlık görevini üstlenen Recep Tayyip Erdoğan, aydınlık ve sürekli kalkınan bir Türkiye idealiyle, hayatî öneme sahip birçok reform paketini kısa süre içinde uygulamaya koydu.Bütün bu olumlu gelişmeler, bazı yabancı gözlemciler ve Batılı liderler tarafından “Sessiz Devrim” olarak adlandırıldı.
Peki Erdoğan neden böyle oldu?

Demek ki, demokrasi kültürü bu kadar.Demek ki güç zehirlenmesi böyle bir şey.Her şeyi bilen o!
Gerçeği kendi tekelinde sanıyor.Bu nedenle farklı seslere tahammül edemiyor.Eleştirel sesleri susturmak istiyor.Evet efendimci bir medya , bir iş dünyası ,bir üniversite istiyor.‘Çatlak ses’ten nefret ediyor.
Kısaca biat istiyor.
Siyaseti boks gibi yumruk saymayı

unutup, karşındakini devirinceye kadar vurmak ya da karşısındakileri “rakip” değil DÜŞMAN olarak gören bir anlayışla yapıyor.
Oysa ,Demokrasilerde geçerli olan siyaset tarzı, diyalog ve ‘uzlaşma’lardır. Karşılıklı ‘tahammül’dür.
Çünkü demokrasilerde siyaset, mümkün olanı yapmak anlamını taşır.
Sanırım tam şu anda şunu da hatırlatmakta fayda vardırErdoğan, yıllar önce verdiği bir röportajda ben İstanbul’un İMAMI’yım derken, belediye başkanı olduktan iki yıl kadar sonra ise verdiği bir röportajda da demokrasi amaç değil, araçtır diyordu

Askeri yönetimin Ecevit’lere, Demirel’lere siyaset yasağı koyduğu yıllarda Ecevit ; “Asker siyasete girince, son derece acımasız olur. Çünkü askerlik mesleği, düşmanını yok etmeye odaklanır. Asker yetişirken öncelikle düşmanla mücadeleyi, yani öldürmeyi öğrenir. Siyasete girince de, siyaseti askerce yapar, her şey mübah olur asker için….” demişti.
Yıllarca türlü vesayetlere ve de askeri vesayetle boğuşan toplum şimdi de kendini Erdoğan’ın sivil vesayeti hatta sivil diktatörlük hevesleri ile boğuşmak zorunda bırakıyor.
”Kitap okumadığını” bizzat itiraf eden Tayyip Erdoğan’ın bu tarihçi/yazarları hangi ara okuyup onlardan etkilendiğini sorabilirsiniz!
Haklısınız…
kızgınZaten ,memleket meselelerindeki yoğunluğundan dolayı Twitter “belâsında “tweet atacak bile zamanı olmayan Başbakan’ın bu tarihçi/yazarların birçoğunu ismen bile tanımadığını düşünmek hiç de abartılı bir cümle olmaz, ama bildiğiniz gibi Başbakan’ın ”çok bilmiş” danışmanları var.
Bu yönlendirmelere kayıtsız şartsız boyun eğen, kendisine verilen bu abuk sabuk ”tarihsel metinlere” yeterli bilgisi olmadığından itiraz etmeyen ve o metinleri halkla paylaşan Başbakan Tayyip Erdoğan –işine geldiği için olsa gerek- bu ”yanlış” ve ”çarpıtılmış” tarihi benimsemiştir.

AK Parti nasıl başarılı oldu?(Ahmet Hakan’dan alıntıdır)
-LİDERLİK: Liderin olağanüstü hitabeti, çabası, azmi ve inandırıcılık gücü… (Bir tarafta Tayyip Erdoğan var, diğer tarafta Kılıçdaroğlu ile Bahçeli… Hitabet, çaba, azim ve inandırıcılık gücü açısından mukayese ettiğimizde karşımıza ne çıkıyor?)
-BARIŞ SÜRECİ: “Artık şehit cenazeleri gelmiyor” cümlesiyle anlatılan “barış süreci”nin halkta esaslı bir karşılık bulması, “bölünme paranoyası”nın kabul görmemesi… (CHP’nin ve MHP’nin “şehit cenazeleri gelmiyor” cümlesine verebildikleri ikna edici bir cevaplarının olmamasına dikkat lütfen.)
-MAĞDURİYET: “Ey halkım, hükümet olarak saldırı altındayız” mesajını, seçmene etkili ve doğru biçimde aktarabilmesi. (Yine mağduriyet vurgusu! Yine mağduriyet algısı! Yine mağduriyet şekillendirmesi!)
-EKONOMİ: Ekonomide ciddi ve hissedilir bir sıkıntının yaşanmaması. (“Millet cebine, parasına bakar kardeşim, gerisi lafügüzaf” diye özetlenen klişenin doğru tarafı çoktur.)
-OSMANLI: Sağ muhafazakâr seçmenin yıllardır içinde biriktirdiği “Osmanlı özlemi” hayaline bir biçimde karşılık verebilmesi. (Somut bir şey sunmuyor bu konuda AK Parti… Ama Erdoğan, “Üsküp, Kudüs, Kahire…” diye başlıyor ya konuşmaya… Bir “Kanuni Sultan Süleyman” edasıyla… İşte o edaya meftun olan çok insan var memleketimizde.)
*
-BASİTLEŞTİRME: Meseleleri basitleştirerek anlatabilmekteki başarısı… (Partinin entellerine, partinin gazetecilerine, partinin ideologlarına bakmayın siz… Bütün iş Tayyip Erdoğan’da… Daha doğrusu onun basitleştirerek anlatabilme yeteneğinde.)
-GÜÇ: Okumuş yazmışlarımızın “otoriterlik” ya da “otoriterleşme” diye nitelendirdiği olayı, ahaliye “güçlü liderlik” olarak satabilmekteki ustalığı… (“Abi adam dünyaya racon kesiyor, hey aslanım hey” diyenler var Anadolu kahvelerinde.)
-MEYDAN OKUMA: Okumuş yazmışlarımızın “dünyadan kopmak” olarak yorumladığı olayları, ahaliye “dünyaya meydan okumak” olarak satabilmekteki ustalığı… (“YouTube’u, Twitter’ı bile bir emirle kapattı, işte budur” diyenler var… Gerçekten var.)
-BÜYÜLÜ İLİŞKİ: AK Parti iktidarının dindar kitleye kazandırdığı özgürlük ve özgüven… Ve bundan kaynaklanan muhafazakâr kitleyle kurduğu büyülü ilişki… (Neredeyse sarsılmaz, kopmaz bağlar oluştu dindarlarla AK Parti arasında. Cemaat’le savaşa rağmen oy kaybetmemesinin temel nedeni bu.)
-DOKUNMAK: Kenar semtlerde halka dokunabiliyor AK Parti… Bunu ısrarlı ve inatçı bir politika haline getirdi… (CHP’nin bu seçimde azıcık anladığı bu dokunma meselesini, adamlar 20 yıldır belediyelerinde uyguluyor.)
-RAKİPLER: Rakiplerinin olağanüstü yetersizliği… Ve bu yetersizlik nedeniyle halkta “şimdi macera aramayalım, başımıza iş almayalım” duygusunun uyanması… (Bu duygu ortadan kalkmadan AK Parti’nin oy kaybetmesi asla gerçekleşemez.)
-ARAŞTIRMA: Kamuoyu araştırmalarına verdiği büyük önem… (Erdoğan’ın danışmanlarından en az dördünün araştırma şirketi yöneticisi olması… Buna mukabil CHP ile MHP’nin kamuoyu araştırmalarına burun kıvırmaları… Bilimsel olarak seçmenin nabzını tutmaktan kaçınmaları… Dolayısıyla seçmenin talepleri doğrultusunda politikalar üretememeleri…)
-PROPAGANDA: Devlet imkânlarını kullanması, elindeki medya organlarıyla cepheye dalması ve ortaya çıkan ağır propaganda makinesini çalıştırması… Teşkilattan gelme olan Başbakan oy nasıl alınır, nasıl satın alınır iyi biliyor olması ve uyguluyor olması. Algı yönetimini başarıyla yürütebilmesi…
-HAMLELER: Önsezisi güçlü liderlikler, sürekli doğru adımlar atar ve kayıp hanesine yazılacak puanların önünü keser… AK Parti bunu yaptı… (Bakınız: Numan Kurtulmuş ve Süleyman Soylu gibi isimleri transfer ederek HAS Parti ve Demokrat Parti’nin küçük oy tırtıklamalarına fırsat verilmemesi.)
-YOLSUZLUK ALGISI: Yolsuzluk iddialarına yönelik cevaplarını halka iyi anlatabilmesi… (Geçen gün AK Partili bir vatandaş, “Reza’nın parası bizim para değil ki… İran’ın parası… Reza’nın İran’dan para getirmesine önayak olunmuş, daha ne istiyorsunuz” demişti.)
-CEPHELEŞTİRME: Kutuplaştırma politikaları toplumsal barışa zarar verir, ülke yönetilemez hale gelebilir. Ancak aynı politikalar, oy kazandırır. AK Parti, “cepheleştirerek kazanma” taktiğini uyguladı ve kazandı.
-ALTERNATİFSİZLİK: AK Parti’ye oy vermeyecek olan seçmenin gidecek parti bulamaması… CHP ve MHP dışında merkezde bir partinin olmaması… Alternatifsizlik yani…

Ahmet Hakan’nın yukardaki çok doğru gözlemlerine ilaveten şunu da unutmamalıyız ki Türkiye’deki insanların demokrasi den anladıkları bir KUL kültürüdür.
Başbakanın sırf yürüyüşüne,endamına, karşısında yıllarca psikolojik eziklik yaşadığı Batıya ABD’ye meydanlarda höykürmesine ,aniden ortaya çıkan “Paraleller”’in inine gireceğinden bahsetmesine ve her gün bir yenisini icat ettiği “Düşman Lobi” cengaverliğine meftun olup kendisini Başbakanın Göt Kılı olarak niteleyen bir topluluğun ona oy vermesine çok da şaşırmamak gerek.
Demokrasi anlayışı boks maçı ve düşman yaratma algısı üzerine kurulu bir düşünce ve meydanlarda ilk okul mezunu babamın bile ne demek olduğunu bildiği FETRET DEVRİ’nden (!?) bahsedebilecek kadar tarih  bilgisinden bihaber bir insanın ,fikir kabızlığı yaşayan bir ümmetin, kabile mensublarının onu desteklemesinden daha DOĞAL ne olabilir ki ?
Tarihle cahilliğinden dolayı bu kadar dalga geçen birisinden tarihin bizzat kendisi hesap soracaktır.Olan hiçbirşey sebepsiz değildir ve biz şimdi farkında olmasak da MUTLAKA insanlığın lehinedir .

Ama hiç mi iyi tarafı yok diye sorarsanız ,tabii ki var.O da aslında bizim yıllarca bilmediğimiz her şeyi internet ortamında sorduğumuz Google’un aslında “gereksiz” olduğunu ,her şeyi “Tayyib the Google”a sormamızın hem daha mantıklı hem de daha MİLLİ  olacağını öğrendik🙂

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: