Medya Medya Dedikleri…

Günümüzün siyasal-toplumsal yapısını kavramak açısından medya neden bu kadar büyük bir önem taşıyor? Medya, hükümetle birlikte yönetici sınıf rolünü oynar. Peki bu rolün gerçekleşmesinde kullanılan entrikalar nasıl yaşama geçirilir? ABD medyasının büyük başarısı olarak sunulan “Watergate Soruşturmaları”nın sulandırılması ve gerçeklerin örtbas edilmesinde ABD medyası nasıl kilit bir rol oynadı? ABD medyasının öve öve göklere çıkarttığı Haitili “özgürlükçü din adamı” Aristide, iktidara geldikten sonra ABD taleplerini yerine getirmeyince nasıl bir anda “kana susamış bir devrimci” ve “beş para etmez bir sosyalist” oldu? Yahudi düşmanlığı ve eylemleriyle geçmişleri lekeli Bosnalılar ve Hırvatlar, ABD’deki güçlü Yahudi lobisini nasıl yanlarına aldılar? Olmayan “Sırp tecavüzleri”ni sahte tanıklarla ballandırarak anlatan gazeteciler nasıl Pulitzer ödülü aldı? Bu kitap, bu sorulara verilmiş anlamlı yanıttır. Peki medyayla ilgili bunca iç karartıcı olguya rağmen bir çıkış yolu yok mu? Medyanın sonsuz gibi görünen gücünün sınırları nelerdir? Medyaya devrimci ve halkçı alternatifler neler olabilir? Bu kitapta ayrıca konunun uzmanlarının bu sorulara verdikleri yanıtları da bulacaksınız.

                     Önce Gerçekler Ölür Sonra Çocuklar

‘Bir savaşta önce gerçekler ölür, sonra çocuklar….’ Pek bilinen ama ortalık karıştığında ilk unutulan; coğrafyasının sınırlarından ateş fışkıran Türkiye’de şimdilerde fazlasıyla geçerli olan bu sözün, sıradan bir ahlaki muhasebeye işaret etmediği çok açık.
Falan orduya, filan örgüte, feşmekan milliyet, kabile ya da aileye mensup olsun fark etmez; ortak özellikleri, bıyıkları yeni terlemiş; güneşi alnında sadece ortalama yaşam ömrünün ancak üçte biri kadar eritmiş; yeşili, maviyi, börtü böceği, mis kokulu çiçeği belki de herkesten fazla hak ettiği halde bedeninde en az damıtmış; ilginçtir, neredeyse tümü yoksul olan; toptan tüfekten önce yalanla öldürülmüş çocuklardan söz ediyoruz.
Düşmanı belletilen yaşıtlarının üzerine kışkırtılarak sürülen, ‘kenetlenmiş, asil bir millet olmanın’ gereklerini yerine getirirken, en ön cephede son nefesini bir kan deryasının ortasında vermek zorunda kalan gencecik bedenlerden. Eğer gerçekler bu kadar hızlı ve bu kadar sert bir darbeyle yok edilmese, belki de hayatları kurtulacak olan dünyanın en dev ve dolayısıyla kutsanıp dokunulmazlaştırılmış makinesinin talihsiz kurbanlarından….
Prusyalı General Clausewitz, “Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır” saptamasını yaptığı zaman, tüfek çoktan icat olmuş ama sanıldığının aksine henüz mertlik o kadar da bozulmamıştı. Mertliği asıl bozan, savaş makinesinin ikiz kardeşi olduğu hiç kuşku götürmeyen yalan makinesinin icadı oldu ki, şimdi o, farklı kıtalarda farklı uhrevi ve ideolojik kılıklarda boy gösterse de, tek tapınağı borsa olup kendine cenneti layık gören, dünyanın gerisi için ise sadece cehennem vaadeden bir büyük imparatorluğun herkesi kandırmaya muktedir sözcüsüdür.
Mısırlı yazar ve kadın hakları savunucusu Nawal El Saadawi, “Medya, her türlü toplu direniş fikrini çökertirken, bireyin direncini tahrip etmeye dayanan bir bireycilik ideolojisi geliştiriyor” diyerek itirazın yer yüzünden nasıl bir çırpıda siliniverdiğinin ipucunu veriyor elimize. Oradan yürüyelim o halde. Çünkü ‘hakikat acıtır, ama susmak öldürür.’
Irak’ın baba Bush marifetiyle işgal edildiği günlerde televizyonlarının başına kilitlenmiş milyonlarca insan, ‘star wars’ tadında bir savaş yaşandığına daha ilk geceden ikna edilmişti. Atılan füzeler havalarda ışıl ışıl salınırken, insan aklının ürünü olan ama aynı zamanda insanın aklını da alan bu akıllı canavarların özelliklerini ezbere öğrenmiş olan çok az kişi dönüp “bu füzeler hangi evlerin tepesine düştü, kaç can yok oldu?’ sorusunu sormayı akıl etmişti. Soranlardan birisi ABD’li insan hakları aktivisti Avukat Ramsey Clark oldu. Clark, “Büyük bir gururla 110 bin sortiyi, attığımız Hiroşima’ya atılandan yedi buçuk kat daha fazla ateş gücüne sahip 88 bin 500 ton bombayı itiraf ediyorduk. Bununla gururlanıyorduk. Peki bombalanan insanlara ne oldu? Bu konuya değinilmiyordu. (…) 20 milyon insan tarihte eşi benzeri olmayan bir bombalamaya maruz kaldı, hepsi de kesinlikle savunmasızdı” diyordu. İnsanlar ölülerin donakalmış suratlarından uzak tutuldukça, savaşın öldüren gerçekliğine de yabancılaştılar. Yabancılaşma yalan sayesinde belleklere yerleşmişti ve yoluna ‘ülkenin yüce çıkarları’ etrafında kümelenmişlerin otoriteye kesin itaati ile devam edecekti. İtaat, toplu ya da bireysel direniş fikrinin yok edilmesinden başka bir anlam taşımıyordu aslında. Savaş ve ölüm ise itaat ortamının hazırladığı yadsıma ve yabancılaşma ile kolkola, taş üstünde taş bırakmamacasına acımasız bir düzleme ermişti artık; üstelik savaş alanının dışında kalan seyircilere, savaş kapılarına dayanıncaya dek hiçbir şey hissettirmeden…

                                                                                             Medya   Kaytarıyor
Peki, herkesin gözü önündeki acıların toplumsal vicdanları etkilememesi nasıl başarılıyordu? ABD’li felsefe doktoru Michael Parenti’nin, haber medyasının işine gelmeyen karşısında nasıl kaytardığına dair son derece ciddi cümleleri var. Parenti’ye göre bu başarıda örneğin medyanın herkesin bildiği gerçeği bile bile atlaması rol oynuyor. ‘Bu vahşeti nasıl devamıiçin>>>

Mesajı aldım …

      Milliyet gazetesinden ayrılığıyla gündeme gelen gazeteci yazar Nuray Mert, Marketing Türkiye TV’ye olay yaratacak açıklamalar yaptı. “Gücünü göstermekten bu kadar hoşlanan bir iktidarın olduğu ve sucun mağdura yüklendiği bir ülkede tabii ki korkuyorum” diyen Nuray Mert, medyada “istenmeyen yazar” ilan edildiği görüşünde.

Artık televizyon programlarına konuk olarak bile çağırılmadığını söyleyen Mert, “kimse bana istediğini yaptıramaz” diyor.

EKRANLARA ÇIKARILMIYORUM DİNLENME OLDU

“Televizyonlarda konuk olarak bile çağırılmıyorum. Büyük bir dinlenme oldu. ama Ana Medyada konu ne olursa olsun, hiç bir şekilde görünemiyorum. Eskiden nasıl baş edeceğimi bilemezdim.

Kimse bana istediğini yaptıramaz, ondan korkmam, ama gözü dönmüş propaganda ortamında ne olacağını bilemiyorusunuz…

MESAJI ALDIM AMA GEREĞİNİ YAPMAYACAĞIM

İnsan korkmaz mı Büşra Ersanlı ile yaptığım konuşma bir internet sitesinden verildi, bir gazete bastı. Bu benim kişilik haklarıma saldırı. Neden dinleniyor? Çünkü KCK… Ben bunu yazan gazeteciyi dava edebilir miyim? Hayır aklımdan bile geçiremem. Böyle bir şeyden korkmaz mısınız? Neden sürekli tekrarlanıyor? Bu sizi korkutmaz mı?

Mesajı aldım ama gereğini yapmayacağım diye yazdı. Bunların mesajlaşma olduğunu biliyoruz. Size gönderilen mesajları aldığınızı bilmek isterler deniyor. Ben de aldım mesajınızı diye yazdım.


TRABZON GAZETECİLER CEMİYETİ ÖDÜL VERDİ GİDEMEDİM

Bu şartlar altında tabii ki korkuyorum. Trabzon Gazeteciler Cemiyeti’nden Yılın Gazetecisi ödülü aldım. Ama reddettim. Çünkü bu propagandanın bir ucu orada. MHP il başkanı açıklama yaptı, biz onu Trabzonlu saymıyoruz diye, Vali nasıl ödül verirsiniz diye laf etti. İktidardan da ibaret değil ki baskı. Ben nasıl giderim de orada olay olmasına vesile olurum. Yakanın değil yananın eleştirildiği bir memlekette yaşıyoruz.

Bu çerçevede… Korkudan tırnaklarımı yiyorum değil… Korkudan fikirlerimi değiştirecek değilim tabi, alimallah öyle bir yapımız yok.

Alıntı: Gazeteciler.com

ŞOK ŞOK ŞOK

Başbakan Erdoğan grup konuşmasında bir parça manyel yaptı. Köşe yazarlarını işini iyi yapmayan tezgâhtara benzetip, ‘Ben at demiyorum kardeşim… Sen at…’ deyiverdi.
Elbette, daha fazla ‘demokrasi’ adına millet için iktidara gelen bir siyasetin temsilcisi, çoksesliliği ‘tehdit’le yok etmeye kalkan bir söylemin imzacısı olmak istemezdi.
Düzeltecekken beter etti ya neyse…
Fakat konuşmasında asıl dikkat çekilesi nokta şuydu:
‘Şok… Şok… Şok…’ diyerek medyanın ‘normal’ gündemi nasıl gazladığını ve bunun olumsuz etkileri üzerine gayet veciz bir konuşma yaptı.
Vallahi yerden göğe kadar haklı
Sayın Erdoğan.
Tam da bunu yapıyor medya ama az yapıyor…
Medyamız, tarihin bu dönüşgen eşiğinde, bir hayli zamandır (Özal’lı yıllar milattır desek?) hayati bir işlevi başarıyla yerine getiriyor.
Anlamı yamultuyor.Zihinleri bulandırıyor.
Bizi; yığınları meşgul ediyor. Aptallaştırıyor.
Zihin dünyamızda belli imgeler vardır. Belli referans kavramlar…
Ki bunlar bizim anlam haritamızın topoğrafyasını şekillendirir, sınırlarını belirler.
Mesela ‘bacı’ kavramı vardır… Kutsaldır.
Ama ‘bacı’ kavramını kutsallaştıran lümpenimiz sokaktaki kadına ‘kaltak’ muamelesi yapıverir.
İnkâr edebilir misiniz?
Mesela ‘dürüst olmak’…
Daha avam tabirle, ‘Yanlış yapmamak’…
Yanlışın kralını, ‘yanlış yapmayalım’ diyen ağızlar yapar… En yakınına kazığı atıverir.
Nicedir, muhafazakârlık kavramını şiar edinerek iktidara oturan zihniyeti düşünüyorum.
İslâm’la araya belli bir mesafe koydular ve Weber amcaya inat, ‘Demokrasi ile terennüm ederiz’ dediler.
Allah var ettiler de…
Irak’ta bir milyondan fazla Müslüman katledildi. Sustular…
Sözlük mühim bir şeydir. Siyasidir.
Kelimelerin karşısında anlamlar siyasanıza göre eğilir ve bükülür.
Bu pespayeliğe elbette mide dayanmaz ama solunan hava çürüdü…
Söz tükendi…
Son yıllarda yaşananlara bakıyorum kılıç artığı solcular liberal olmuş… Tekel işçisi çok fena canlarını sıkıyor…
Mücahitler mega müteahhit…
Sakallar kesilmiş burunlar altında mahcup, silik bir bıyık… Unutulan bir duruşun gölgesi…
Alâmet-i Farika olmuş.
Ama asıl lafı elbette bekçilere saklamak gerek…
O bol yıldızlı eşik bekçilerine…
Sahi siz neyin bekçisisiniz?
‘Muhafazakarlar neyi muhafaza eder?’ şahane bir sorudur.
Ya bu bekçilere ne soracağız?
İyisi mi susalım…
‘Şok… Şok… Şok…’ diye boka püsüre bağıralım…
Vatandaşın dikkati dağılsın… Vur patlasın çal oynasın…
Favori kanalımız Flash TV… Sizin değil mi?
Yazık… Ne de çok şey kaçırıyorsunuz…

Alıntıdır: Serdar Akinan

Medya Yalanları

Ergenekon tertibiyle ortaya atılan iddiaları hatırlayalım. Özellikle yandaş medya bir dönem, Danıştay suikastı sanıklarıyla Ergenekon davasında yargılanan aydınlar arasında bağ kurma yarışına girmişti. İddiaları da şuydu: Cumhuriyet gazetesine atılan bombalar, Ümraniye’de ele geçirildiği iddia edilen bombalarla aynı kafiledendi. Seri numaraları aynıydı. Emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin’de de bu kafileden çıkma bombalar bulunmuştu.
Bu iddia, en çok Danıştay suikastı davasıyla Ergenekon davasının birleştirildiği süreçte kullanıldı. Kamuoyu aylarca bu yalanla kandırıldı. Oysa böyle bir bilgi, Ergenekon iddianamelerinin hiçbir yerinde geçmiyordu. Mahkeme’ye de bu yönde bir belge sunulmamıştı.
Ergenekon tertibiyle başlayan süreçte bu ve buna benzer onlarca yalan ortaya çıktı. Bu iddiaların birçoğunun uydurma olduğu belgelerle kanıtlandı
 
Medya yalanları ve Savcı Sarıkaya

Önce hiç gecikmeden vicdanî ve aklî bir görevimi yerine getireyim:
Teşekkürler Fatih (Altaylı)…
Tebrikler; Ramazan (Kurnaz)…
İyi ki varsın Gazete HT…
Neden mi?..
Söyleyeyim:
HSYK’nun; gayri vicdanî, gayri ahlâkî ve gayri hukukî bir kararla görevden alıp, neredeyse fırıncılara bile “bu adama ekmek vermeyin” diye genelge yayınladığı eski savcı Ferhat Sarıkaya’yı bulup konuşturdukları için…
Türkiye kamuoyunun nasıl “tiksinti verici medya yalanları” ile oluşturulduğunu kanıtladıkları için…
Dün, “demokrasiden nefret ediyorum” diye yazdığım için oğlumun eleştiri oklarına hedef oldum…
“Şekerin çıktığında yazı yazma” dedi…
Şekerimin uzun zamandır normal düzeyinde seyrettiğini ama hukukçularımızın ve medyamızın sinirsel katsayımı arttırmış olabileceğini söyleyerek savundum kendimi…
Bugün, Habertürk’te Ferhat Sarıkaya ile yapılmış söyleşiyi okuyunca; ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anladım…
Ne yazık ki bizim medyamız geneliyle bu…
Ve tarafı ne olursa olsun benim “Yalan Üretim Merkezi” diye tanımladığım bu medya anlayışıdır benim karşı çıktığım…
Bu kez çok iyi bir iş çıkaran Habertürk ailesinin de aslında diğerlerinden pek farkı olmadığını da belirteyim bu arada…
Ferhat Sarıkaya haberi ile gerçekten büyük bir “gazetecilik” başarısı göstermiş olmaları; eski yalanlarını unutturmaz…
En sıcak örnek dün verdikleri “Nusaybin Belediyesi’nin bazı sokaklara ölen teröristlerin kod isimlerini vereceği” haberi yalan çıktı meselâ…
Ferhat Sarıkaya ile ilgili aylardır atılan yalanları hatırlayın…
“Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya Amerika’da Gülen cemaatine sığındı”…
“Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya yurt dışında yaşıyor… Emekli aylığı bile olmayan Savcıyı yurt dışında cemaat mi, besliyor?”
“Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya yurt dışına kaçtı”…
Ve bunlara benzer onlarca “YALAN HABER”…
Kim yaptı bu haberleri?..
Biliyorsunuz ama bir kez daha hatırlatayım…
Bugün, eski savcısı Ferhat Sarıkaya’nın pasaportu bile olmadığını yazan Habertürk dâhil, diğer “Cumhuriyet Muhafızı – Kökten Laikçi” gazeteler…
Peki…
Şemdinli iddianamesini hazırladığı için önce “kahraman” ilân ettikleri ama HSYK tarafından ruhsal linçe uğrayışına siyasal iktidarın da destek vermesinden sonra savcının arkasından çekilen İslâmi ve de Liberal Demokrat yazarlar ve medyaları ne yaptı?..
Örneğin; pek bir demokrat ve Gülen Cemaati’ne destek verdiği ve hatta cemaatin sermayesi ile kurulup büyüdüğünü Sağır Sultan’ın bile duyduğu Zaman gazetesi ne yaptı?..
Savcıyı hiç aradı mı?..
Sordu mu?..
Yalan Üretim Merkezi’nin yalanlarını yüzlerine vurdu mu?..
Hayır, hayır, hayır!..
Savcı Sarıkaya’yı kaderine razı ettiler…
Ajans Habertürk Genel Müdürü Ramazan Kurnaz akıl edip çaba göstermese, kamuoyu halen “Cumhuriyet Muhafızı – Kökten Laikçi” medyanın ürettiği yalanların “doğru” olduğunu zannedecekti…
Şimdi sorarım size…
Böylesine “akıl dışı, gayri ahlâkî bir medya ve siyaset” üreten demokrasiden nefret etmeyeyim de ne yapayım?..
Futbolcu olsaydı ölen!..
Dünya şampiyonu güreşçimiz Zekeriya Güçlü, Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde 39 yaşında yaşama veda etti. Safra kesesindeki taşın pankreas kanalına düşerek tıkanması nedeniyle 3 aydır tedavi gören Güçlü, önceki gün safra kesesinden ameliyat oldu. Ardından durumu ağırlaşan Güçlü, dün sabah vefat etti.
Evet…
Haber bu…
Haberi verenlerin kimisi ise rahmetlinin adını yazmayı bile unutup sadece “Güçlü” deyip geçmişler…
Dikkat!…
Ölen kişi, ülkemize “Altın Madalya” kazandırıp bayrağımızı en tepeye çektiren bir “sporcu”…
Koskoca Dünya şampiyonu…
Eğer ölen kişi, hiçbir uluslararası başarısı olmayan ama milyonlarca dolar kazanan bir futbolcu olsaydı, gazeteler manşetten 1. haber olarak görür, hayatı anlatılır, TV’ler en az 15 dakikalık bölümü ölen futbolcuya ayırırlardı…
Yahu…
Böyle bir medyanın neyine saygı duyayım, neresini seveyim?..
                                                     
Alıntıdır : ADNAN BERK OKAN    

%d blogcu bunu beğendi: