WAKE UP !

Reklamlar

Osho’nun Hayatı

Osho Hindistan’ın Madhya Pradesh eyaletinindeki Kuchwada’da, 1931 yılının 11 Aralık günü dünyaya gelmiştir. İlk çocukluk yıllarından itibaren, başkaları tarafından verilen bilgiler ve inançları edinmektense gerçekliği kendisi deneyimlemekte ısrarcı olan asi bir ruhu vardı.

Yirmi bir yaşında üniversite öğrenimini tamamladı ve Jabalpur Üniversitesinde yıllarca felsefe DEVAMI İÇİN >>

Ve Osho der ki;

  • “Benim tüm çabam, dinsiz bir din yaratmaktır. Tanrı’yı merkez alan dinlere ne olduğunu gördük…”
  • “Yaşam kısa değil, sonsuzdur. Varoluşun acele içinde olduğunu gördün mü hiç? Mevsimler zamanında gelir, çiçekler zamanı gelince açar, ağaçlar hayat kısa diye hızla büyümek için koşuşturmazlar. Tüm varoluş, yaşamın sonsuzluğunun farkında gibi görünür.”
  • “Benim tüm çabam seni, sen ile varoluş arasında aracı olmadan meditasyonla baş başa bırakmaktır.”
  • “Benim tüm çabam her insan evladının kendisine ait olan — ve önüne gelene dağıtmış olduğu — öz saygısını geri vermektir.”
  • “Öncelik sensin. Köklerine git, kendini bul, bir asi ol, ve mümkün olduğunca çok sayıda asi yarat. Gelecekteki insanlığın altın bir gelecek yaratmasına yardım etmenin tek yolu budur.”
  • “Sakın unutma; ne zaman karşına bir seçenek çıksa, bilinmeyeni, riskli olan, tehlikeli ve güvencesiz olanı seç. Hiçbir zaman zarara uğramazsın.”
  • “Sevgi ancak kendini, diğerini, dünyayı derin bir şekilde kabul ettiğin zaman mümkündür. Kabullenmek, sevginin içinde büyüdüğü alanı, sevginin içinde açtığı toprağı yaratır.”
  • “Sevgide minnettarlık, sevecenlik ve birlik duygusu vardır. Eğer bu üç duyguyu da hissediyorsan, seviyorsun demektir.”
  • “Ne kadar çok düşünürsen, egon o kadar daha ortaya çıkar. Ego, geçmişte birikmiş düşüncelerden başka bir şey değildir. Sen olmadığın zaman Tanrı vardır. İşte yaratıcılık budur.”
  • “Bilgelik kalpten gelir. Akılla ilgisi yoktur. Bilgelik, varlığının en derin noktasından çıkar. Kafaya ait değildir.””Dünya bir gök kuşağı, zihin bir prizma ve varlık ise beyaz bir ışındır.”
    “Tantra derindir, hayatın bütünüyle kabul edilmesidir.”
  • “Güçlü rüzgârlar seni oraya buraya sürüklüyorsa, onlara direnme: Onlar, sen direndiğin için güçlü görünüyorlar. Rahatla ve bırak seni götürsünler. Onlarla git, bütün olarak git.”
  • “Neden korkuyorsun? Dünya sana ne yapabilir? İnsanlar sana gülebilir; bu onlara iyi gelir… Gülmek her zaman bir ilaçtır, sağlıklıdır.”
  • “Her zaman ne varsa onu gör. Acele etme. Bir şeyi yanlış anlamaktansa anlamamak daha iyidir.”
  • “Neyi reddedersen et, onu başka bir yere koymak zorunda kalacaksın. Onu başka birisinin üzerine yansıtacaksın. Reddedilen kısım, bir yansımaya dönüşecektir”
-Osho-

İnanç

İnancın kaynağı korkudur. Sahtedir, dışarıdan gelmiştir. İnanç dünyadaki en ucuz şeydir.

İnanan kişi, arayan kişi değildir. İnanan kişi aramak istemez, bu yüzden inanır. İnanan kişi aramaktan kaçınır, bu yüzden inanır. İnanan kişi kurtarılmalı, serbest bırakılmalıdır. Bir kurtarıcıya ihtiyacı vardır. Her zaman bir Mesih arayışı içindedir; onun için yiyecek, çiğneyecek ve sindirecek bir Mesih. Ama eğer ben yersem, senin açlığın geçmez.

Sana inanmamanı söylememe izin ver. Gerçek sana söylendiğinde bile ona inanma. Keşfet, sor, araştır, dene, ama inanma. Gerçek sana gösterildiğinde ona inanırsan, bir yalana dönüşürsün. İnanılan bir gerçek yalandır, inanç gerçeği bir yalana çevirir.

Buda’ya inan ve bir yalana inanırsın. İsa’ya inan ve bir yalana inanırsın. İsa’ya ya da Buda’ya inanma. Bana da inanma. Dikkatle ve akıllıca incele, yaşa, dene. Ve denedığın zaman, herhangi bir şeye inanmaya ihtiyacın kalacak mı? Şüphe tamamıyla silinmiştir. O halde inanmanın anlamı kalmaz. İnancın sert taşları şüphenin kırıntılarını bile yok eder. Bir şeyi biliyorsan, biliyorsundur. Oysa senin deneyimin bütün karanlığı ve şüpheyi ortadan kaldırdı. Gerçek şu ki, sen artık deneyiminle dolusundur. Gerçek asla inanç yaratmaz.

Hayranlık ,Anlamsızlık ve Soyutlama

Bize hayranlık duyulmasını isteriz, çünkü kendimize hiç saygımız yoktur. En başından bu yana ebeveynlerimiz, öğretmenlerimiz, rahiplerimiz, politikacılarımız ve tüm kurumlarca kınanırız. Her çocuğa sürekli olarak tekrarlanan bir not vardır; “Yapmakta olduğun şey yanlıştır, yapılmaması gereken bir şeyi yapıyorsun. Yapılması gereken şeyi yapmıyorsun.” Her çocuk direkt veya dolaylı olarak aslında istenmediği, ebeveylerin yorgun olduğu, ona zorla tahammül edildiği ve baş belası olduğu izlenimine kapılır. Bu her birimizde derin bir yara açar. Bu yaranın üzerini örtmek için başkaların hayranlığını isteriz

Güzel olan her şey anlamsızdır. Güzelliğin kendisi anlamsızdır. Neşe anlamsızdır. Gülmek anlamsızdır. Aşk, barış, aydınlanma, bunların hepsi anlamsızdır. Anlamsızdırlar çünkü bunların hepsın kendilerinin dışında bir anlamları yoktur. Anlamları içseldir.

Hayatın boyunca toplayabilceğin kadar çok anlamsızlık topla.

Ne kadar çok anlamsızlığa sahipsen, o kadar zenginsin demektir.

Her zaman soyut şeyleri sevmek daha basittir. İnsanları sevmektense insanlığı sevmek daha basittir, çünkü insanlığı sevmekle hiçbir şeyi riske atmazsın. Tek bir insan tüm insanlıktan daha tehlikelidir. İnsanlık soyut bir kelimedir, onu karşılayacak bir gerçeklik yoktur. İnsan bir gerçekliktir ve bir gerçeklikle karşılaştığınızda iyi günler, kötü günler, acı, mutluluk, inişler ve çıkışlar, iyi hissetmek ve kötü hissetmek, acılar ve mutluluklar olacaktır. İnsanlığı sevdiğinizde ise acılar ya da mutluluklar yaşamazsın. Aslında, insanlığı sevmek insanlardan kaçınmanın bir yoludur, çünkü insanları sevemiyorsundur. Sadece kendini kandırmak için insanlığı sevmeye başlarsın.

Soyutlamalardan kaçın

Öfke

  • Öfke, zihinsel kusmuktur. İçine yanlış bir şey almışsındır,  tüm fiziksel varlığın onu dışarı atmak ister. Ama bunu başka birinin üstüne atmana gerek yok. Çünkü insanlar, sırf toplum ona kontrol etmesini söylediği için, öfkelerini başkaların üzerine atarlar.
Hiç kimseye öfkelenmene gerek yoktur. Öfke sadece senin içindeki bir şeyin bırakılması demektir. Kendini rahatlatmak için banyona gidebilir ve aynada çeşitli ifadeler takınabilirsin, yürüyüşe çıkabilirsin, küçük bir koşu yapabilirsin. Ve öfkeni salıverdiğini göreceksin. Ya da bir yastık alıp ellerini ve dişlerini sıkmayı bırakana kadar ona vurabilir, kavga edebilir, ısırabilirsin. Bir yastık aydınlanmıştır, o bir DEVAMI İÇİN >>

Özgürleştirmiyorsa Aşk Değildir

  • Aşk yegâne dindir, yegâne Tanrı’dır. Yaşanması, anlaşılması gereken yegâne gizemdir. Aşk anlaşıldığında sen tüm ermişleri ve dünyanın tüm mistiklerini anlamış olacaksın. O zor bir şey değildir. O senin kalp atışın ya da nefesin kadar basittir. O sana gelir, o sana toplum tarafından verilmez. Ve vurgulamak istediğim nokta budur: Aşk senin doğumunla birlikte gelir. Ancak elbette ki o, diğer her şey kadar gelişmemiştir. Çocuğun büyümesi gerekir

 

Toplum bu boşluğun avantajını kullanır. Çocuğun sevgisinin gelişmesi zamanla olacaktır; bu sırada toplum çocuğun zihnini yanlış sevgi fikirleri ile koşullamaya devam eder durur. Sen aşkın dünyasını keşfetmeye hazır olduğunda aşk ile ilgili o kadar çok pislikle dolmuş hale gelirsin ki hakiki olanı bulabilmek ve sahte olandan kurtulmak için fazla bir umudun kalmaz.
Örneğin her yerdeki çocukların hepsine bin bir yöntemle aşkın sonsuza dek sürdüğü söylenmiştir: Bir kimseyi bir kez sevdiğinde o kişiyi her zaman seversin. Eğer bir kişiyi seversen ve sonradan sevmediğini hissedersen, bu sadece senin o kişiyi en baştan hiç sevmediğin anlamına gelir. Şimdi, bu çok tehlikeli bir fikirdir. Bu sana kalıcı bir aşk fikri verir. Ve hayatta hiçbir şey kalıcı değildir. Çiçekler sabahleyin açar ve akşam olurken onlar göçmüştür.
Hayat sürekli bir akıştır; her şey değişiyor, hareket ediyor. Hiçbir şey sabit değil, hiçbir şey kalıcı değil. Senin tüm yaşamını mahvedecek olan kalıcı bir aşk anlayışı sana verilmiştir. Zavallı kadından kalıcı aşk bekleyeceksin ve kadın senden kalıcı aşk talep edecek.

  • Aşk ikincil hale gelecektir, kalıcılık öncelikli hale gelecektir. Ve aşk öylesine narin bir çiçektir ki onu kalıcı olmaya zorlayamazsın. Plastik çiçeklerin olabilir, insanların sahip olduğu şey budur: Evlilik, aileleri, çocukları, akrabaları, her şey plastiktir. Plastiğin son derece ruhsal bir yanı vardır: O kalıcıdır. Senin yaşamının belirsizliği kadar gerçek aşk da belirsizdir. Yarın burada olacağını söyleyemezsin. Bir sonraki an dahi hayatta olacağını söyleyemezsin. Yaşamın sürekli olarak değişiyor; çocukluktan gençliğe, orta yaştan yaşlılığa, ölüme, o sürekli değişiyor.
    Gerçek bir aşk da değişecektir.

Eğer aydınlanmış isen senin aşkın yaşamın sıradan kanunlarının ötesine geçmiş olabilir. O ne değişkendir ne de kalıcıdır; o sadece olduğu gibidir. Onun artık senin nasıl sevdiğinle bir alakası yoktur; sen aşkın kendisi olmuşsundur. Dolayısıyla sen ne yaparsan sevgi doludur. Sen sevgi olarak özel bir şey yapmazsın, sen ne yaparsan sevgin onun aracılığıyla akmaya başlar. Ancak aydınlanmadan önce senin sevgin diğer her şey ile aynı olacaktır; o değişecektir.
Onun değişeceğini, eşinin ara sıra başka birisi ile ilgilenebileceğini ve onun varlığının istediği yönde gitmesi için izin vermen ve özen göstermen ve sevgi dolu olman ve anlayışlı olman gerektiğini anlayabilirsen; eşine onu sevdiğini kanıtlamak için bu bir şanstır. Onu seviyorsun; o başka birisini seviyor bile olsa bu konu dışıdır. Anlayış ile birlikte senin aşkının yaşam boyu süren bir şey olması mümkündür. Ama unutma o kalıcı olmayacaktır. Onun inişleri ve çıkışları olacaktır, onda değişimler olacaktır.

  • Anlaması çok basittir. Sevmeye başladığında sen çok gençtin, hiç tecrüben yoktu; olgun bir insan haline geldiğinde aşkın nasıl kalabilir? Senin aşkın da olgunluğa erişecektir. Ve sen yaşlandığında aşkının farklı bir tadı olacaktır. Aşk sürekli değişecektir ve arada sırada aşkın bir değişiklik fırsatına ihtiyacı olacaktır. Sağlıklı bir toplumda ona şans tanımak mümkün olacaktır ama yine de o kişi ile ilişki bozulmayacaktır.

Ancak hayatta pek çok kez âşıkları değiştirmen de mümkündür. Bunun hiçbir zararı yoktur. Aslında hayatında pek çok kez âşıklarını değiştirerek sen zenginleşeceksin. Ve şayet benim aşk hakkında söylediklerimin peşinden bütün dünya giderse bütün dünya zenginleşecektir.

  • Ancak yanlış bir fikir tüm olasılığı yok etmiştir. Eşin birisine baktığında, sadece baktığı anda, onun gözleri onun cezp edildiğini gösterdiğinde sen çıldırırsın. Şunu anlamak zorundasın ki eğer bir erkek sokaktaki güzel kadınlara, filmlerdeki güzel aktrislere ilgisini kaybederse, senin istediğin şey budur; sen onun senin dışındaki hiçbir şeyle ilgilenmemesini istersin. Ancak sen insan psikolojisini anlamıyorsun. Eğer o sokaktaki, filmlerdeki kadınlarla ilgilenmezse seninle niye ilgilensin? Onun kadınlara olan ilgisi, sana olan ilgisinin, senin aşkının sürebileceğinin ve ilerleyebileceğinin hâlâ olası olduğunun garantisidir.

Ancak biz tam zıddını yapıyoruz. Erkekler kendileri dışındaki hiç kimse ile kadınlarının ilgilenmemesini ayarlamaya çalışıyorlar; onlar kadının yegâne odağı, tüm konsantrasyonu olmalıdırlar. Kadın da aynı şeyi istiyor. Her ikisi birbirini çıldırtıyor. Bir kişi üzerine konsantre olmanın seni delirtmesi kaçınılmazdır.
Daha hafif bir yaşam için, daha eğlenceli bir yaşam için esnek olman gerekir. Şunu anlamak zorundasın ki özgürlük en yüksek değerdir. Ve
şayet aşk sana özgürlük tanımıyorsa o aşk değildir.
Özgürlük bir kriterdir: Sana özgürlük tanıyan herhangi bir şey doğrudur ve senin özgürlüğünü yok eden herhangi bir şey yanlıştır. Yaşamının bu küçücük kriterini anımsayabilirsen yavaş yavaş her şey —ilişkilerin, meditasyonların, yaratıcılığın, neysen o— ile ilgili olarak doğru yola girmeye başlayacaksın.

  • Eski kavramları, çirkin kavramları bırakmak. Örneğin Hindistan’da, milyonlarca kadın kocalarıyla birlikte ölü yakma odunlarında canlı canlı yakılmıştır. Bu kocanın o kadar çok sahiplendiğini gösterir ki sadece kendisi canlı iken kadına sahip olmayı istemekle kalmayıp öldükten sonra ne olacağından da endişelenmektedir. O zaman bir şey yapamayacaktır bu yüzden onu da yanında götürmek daha iyidir.
    Ve bunun sadece kadınlara uygulandığını görebilirsin: On bin yıldır tek bir erkek dahi ölü yakma ateşine atlamamıştır. Bu ne anlama gelir? Bu sadece kadınların erkekleri sevdiği, erkeklerin kadınları sevmediği anlamına mı gelir? Kadının kendine ait bir hayatı olmadığı anlamına mı gelir? Sadece kocasının hayatı onun hayatıdır. Koca öldüğünde onun da ölmesi mi gerekir?
    Böylesi saçma sapan fikirler senin kafana yerleştirilmiştir. Sürekli olarak temizlik yapmak zorundasın. Ne zaman kafanda bir takım saçmalıklar görürsen onu temizle, fırlat at. Şayet sen aklında net ve temiz olursan yaşamında ortaya çıkacak her türlü soruna çözümler bulabileceksin.

Kabullenme

Sadece yirmi dört saatliğine, ne olursa olsun tamamen kabullenmeyi dene. Eğer birisi sana hakaret ederse, tepki verme. Sadece kabul et ve neler olduğunu gör. Birden içinden daha önce hiç hissetmediğin bir enerjinin yükseldiğini göreceksin. Normalde birisi sana hakaret ettiğinde kendini zayıf hissedersin, rahatsız olursun ve intikamını nasıl alacağını düşünmeye başlarsın. O kişi artık hep seninledir, aklından çıkmaz. Günlerce, gecelerce, aylarca ve hatta yıllarca uyuyamayacak, kötü rüyalar göreceksin. İnsanlar küçücük bir şey uğruna bütün yaşamlarını berbat ederler; sadece tek bir kişi onlara hakaret etmiştir. Geçmişine bak ve bir şeyleri hatırlamaya başla. Küçük bir çocuktun ve öğretmenin sana sınıfın önünde geri zekâlı dedi. Halâ bunu hatırlıyor ve kızgınlık hissediyorsun. Baban sana herhangi bir şey söylemiştir ya da annen o bildik bakışıyla bakmıştır. Ve o andan itibaren içinde bir yara oluşmuştur. Ailen bunu çoktan unutmuştur, onlara hatırlatsan bile hatırlamayacaklardır. Bu yaranın ruhunu zedelemesine izin verme. Ne olursa olsun 24 saatliğine, yalnca 24 saatliğine hiçbir şeye tepki vermemeyi dene, hiçbir şeyi reddetme. Eğer birisi seni iterse ve yere düşersen, düşün! Ardındanayağa kalk ve evine git. Bu konuda herhangi bir şey yapma. Eğer birisi sana vurursa, başını eğin ve minnetle kabul et. Evine git ve sadece 24 saatliğine herhangi bir şey yapma. Daha önce hiç bilmediğin yaşamsal bir enerjın yükseldiğini göreceksin. Bunu bir kez yaşadığında, böyle bir şeyin tadını aldığında, yaşamın tamamen değişecek. Ardından yaptığın tüm aptalca şeylere, tüm dargınlıklarına, tepkilerine, intikamlarına, kendini yıprattığın şeylere güleceksin. Kendinden başka kimse seni yıpratamaz, kendinden başka kimse seni kurtaramaz.
Sen hem Judas’sın – İsa’yı düşmanlarına satarak ihanet eden kişi –  hem de İsa’sın.

Rol Yapmak ve Reklâm

Rol yapmak basit bir nedenden dolayı en ruhani mesleklerden biridir; aktör bir yandan canlandırdığı rolle özdeşleşmek zorundadır, öte yandan bir izleyici olarak kalır. Eğer Hamlet’i canlandırıyorsa, tamamıyla Hamlet’in kimliğine bürünmelidir. Kendini rolü içerisinde tamamıyla unutmalıdır. Ama varlığının en derinlerinde bir yerde izleyici olarak kalmak zorundadır.
Eğer kendini tamamıyla Hamlet’le özdeşleştirirse, o zaman bir sorun var demektir.Gerçek aktör bir paradoks yaşar: Canlandırdığı kişiymiş gibi davranacak, ama benliğinin derinlerinde o olmadığını bilecektir. Bu nedenle aktörlük mesleklerin en manevi olanıdır diyorum.
 Reklam yapanlar tekrar bilimine inanırlar. Ürettikleri şu marka sigaranın en iyisi olduğunu tekrarlayıp dururlar. İlk okuduğunda inanmayabilirsin. Fakat bir daha, bir daha ve bir kez daha duyduğunda, inanmamaya ne kadar devam edebilirsin? Yavaş yavaş inanmaya başlayacaksın. Hem sen bunun farkında bile olmayacaksın. Bu bilinçaltında gerçekleşecek çünkü. Bir gün markete gittiğinde, kasiyer sana hangi marka sigara içtiğini sorduğunda sen bu markayı söyleyeceksen. Tekrarlar işe yaradı. Seni hipnotize etti. İşte devletlerin ve politikaların dünyadaki işleyişleri de böyledir. Reklamlar halk onlara inanıp inanmadıklarına bakmazlar, bu önemli değildir. Sadece aynı şeyleri tekrarlayıp dururlar. Hitler gerçekle yalan arasında sadece bir tek fark olduğunu söyler. Gerçek çok sık tekrarlanmış bir yalandır. Ve insanlar her şeye inanabilirler. Onların saflıkları sonsuzdur. 

 

Ölüm bilgisi

  • Ölmekte olan herkesin bunu bilmeye hakkı vardır. Doktorlar bunu saklarlar. “Kişiyi neden rahatsız edelim?” diye düşünürler. Ama kesin olmayan rahatsız edicidir; kesinlik ise asla rahatsız etmez. Bu arada kalma durumu, -yaşayacak mısın yoksa ölecek misin, bu araf; endişenin asıl kaynağı burada yatar. Ölmekte olduğun kesin olduğunda, o zaman yapacak bir şey kalmaz. Kişi bunu basitçe kabullenir. Ve bu kabullenişten bir dinginlik, bir sakinlik yükselir. İnsanların ölmekte olduklarını bilmelerine izin verirsen, ölüm anında huzurlu hale gelirler. Öleceklerini kesin olarak bildiklerinde, yüzlerinden bir ışık saçılır, -bunu görebilirsin. Aslında bir mucize olur: O anda insanlar hiç olmadıkları kadar canlı olurlar.

Doğu’da biz bunu bin yıllardır uygulamaktayız. Tibet gibi ülkelerde, insanlara ölürken yardım etmesi için farklı teknikler oluşturuldu. Bunları Bardo Todo diye adlandırıyorlar. İnsanlar ölüm döşeğindeyken arkadaşları, akrabaları ve yakları onun çevresinde toplanır ve ona ölümünün kesin olarak gerçekleşeceğini bildirirler. Bu sayede de rahatlamasına yardım ederler. Çünkü tamamıyla rahatlamış bir durumda ölürsen, ölümün kalitesi değişir; ve yeni doğumun çok daha yüksek bir kalitede gerçekleşir. Doğumun kalitesi ölümün kalitesi tarafından belirlenir. Sonra da sırasıyla doğumun kalitesi başka bir ölümün kalitesini belirler. Bu sayede hep daha iyiye doğru gidersin, bu senin gelişimindir.

Sıfır

Budizm’in Hindistan’dan 500 yıl içerisinde kaybolduğunu biliyor muydun? Dinler tarihinin en büyük adamlarından biri olan Buda’nın dini… 500 yıldan fazla bir süre devam edemedi. Onun yaklaşımındaki bir şey yanlıştı. Gerçeği fark edememiş değildi. Gerçeği fark etti. Ama insanlara onlara söylememesi gereken şeyleri söylüyordu.

  • Gerçeği söylüyordu, ama insanlar gerçeği duymaya hazır değillerdi. Onlar tatlı yalanlar istiyorlardı. Tatlı yalanları öyle bir yöntemle söylemeliydi ki, insanlar acı gerçeği onunla birlikte yutabilmeliydiler. Her gerçek biraz tatlı içermelidir, yoksa onu yutamazsın. Buda insanlara şöyle söyledi.: “İçindeki en derin noktaya vardığında, sen kaybolursun. Bu anatta durumudur. Kişilik, varlık ve ruh yoktur. Sadece sıfır olacaksın. Ve bu sıfır evrensel sıfırın içinde eriyecek.” Bu salt gerçeğe oldukça yakındır, ama oldukça ham halde sunulmaktadır.

 

  • Kim bir sıfır haline gelmek ister ki? İnsanlar sonsuz mutluluğa ulaşmak istiyorlar. Yorgunlar, sefiller, derin bir ıstırap içerisindeler; bir çok delilikten dolayı acı çekiyorlar. Ve sonunda ustaya geliyorlar. Usta onlara:“Seni iyileştirecek tek ilaç, sıfır noktasına gelmendir.” diyor. Bir başka deyişle, hastalık sadece, hasta öldürüldüğünde tedavi edilebilir. Sıfır olmak demeyi tam olarak açıklayan bir cümledir bu.

 

  • Evet, hastalık hasta öldüğü zaman yok olacaktır. Ama sen buraya tedavi olmaya geldin, ölmeye değil. Budanın 500 yıl içerisinde yok olmasına şaşmamak gerekir. İnsanlar onu tatlı, cazibeli ya da çekici bulmadılar. O çıplak ve gerçekti. Ama kim çıplak gerçeği ister ki? Ben neşe hakkda konuşmak zorundayım: Rahmetten, içinde açan binlerce nilüfer çiçeğinden bahsetmek zorundayım. İçinde binlerce nilüfer çiçeği açarsa, binlerce güneş açar. İşte o zaman 24 saatin bir saatini ayırıp, sessizce oturmanın değerli bir şey olduğunu anlayacaksın. Ama gerçekte ne nilüfer çiçekleri, ne de güneş vardır. Olan sadece saf bir hiçliktir. İşte Gautama Buda’nın insanlara söylediği şey buydu. Ama söylenmiş olan ve söylenebilecek her şey, bir şeyi gösterir. Tıpkı parmağın bir şeyleri işaret etmesi gibi. Parmağın neyi işaret ettiğine dikkat et: Bilinmeyene, gizemli olana… Ve oradan hareket et.

Sessizliktir Esas Olan

  • Kelimeler sadece kelimeler değildir. Onların ruh durumları vardır, kendilerine ait bir iklimleri vardır. Bir sözcük içine yerleştiğinde, aklına da farklı bir iklim getirir. Farklı bir yaklaşım, farklı bir görüş kazandırır. Bir şeyi farklı ismiyle söyle, o anda nasıl farklılaştığını göreceksin. Hatırlanması gerekli en önemli şey, -tabi mümkünse, bir deneyimi yaşa ve onu bir kelimeyle sınırlama. Çünkü bu onu kısıtlayacaktır.

Sessiz bir gece ve dışarıda oturuyorsun. Güneş yeni battı ve yıldızlar yeni görünmeye başladı. Sadece otur. Hatta; “Bu çok güzel” bile deme. Çünkü onun çok güzel olduğunu söylediğin an, artık eskisi gibi değildir. Güzel dediğin anda, onu geçmişe ait yapıyorsun. Ve güzel dediğin tüm deneyimlerin bu kelimeye gölgesini düşürdü.

  • Kullandığın güzel sözcüğü güzele ait bir çok deneyimi anlatmaktadır. Ama yaşadığın bu deneyim tamamıyla yenidir. Hayat daha önce hiç bu şekilde yaşanmadı. Ve bir daha da bu şekilde olmayacak. Geçmiş neden geri gelsin ki? Şimdi öylesine geniş bir alan ve geçmiş öylesine dar. Dışarıya çıkıp, gökyüzünün tamamına bakmak varken, ona neden duvardaki bir delikten bakalım?

Bu yüzden kelimeleri kullanmamaya çalış. Ama kullanmak zorunda kalırsan, onları dikkatlice seç. Çünkü her bir kelimenin kendine ait bir detayı vardır. Onlarla şairane bir şekilde oyna. Her bir kelimeyi tat, sev ve hisset.

  • Hissedilen kelimeler vardır ve entelektüel kelimeler vardır. Entelektüel kelimeleri her gün biraz daha azalt. Hissettiğin kelimeleri söyle. Politik kelimeler vardır ve dini kelimeler vardır. Politik kelimeleri bırak. Çünkü bu kelimeler anında çatışma yaratırlar. Onları kullandığın anda, tartışma başlar. Bu yüzden asla mantıklı, tartışma yaratan dili kullanma. Duygu dolu, dikkatli, sevgi dolu sözcükler kullan, ve hiçbir tartışma olmasın. Bu şekilde davrandığında, çok büyük bir değişime tanık olacaksın.

Farkında olmadan kullandığın bir kelime uzun bir süre boyunca sefalet zinciri yaratabilir. Ama eğer uyanıksan, bir çok sefaletten kaçınabilirsin. Yapacağın küçük bir değişiklik bir çok farklılık yaratabilir. Çok ama çok dikkatli olman gerekir, sadece gerekli olan kelimeleri kullan. Bozulmuş kelimelerden kaçın. Taze kelimeleri kullan. Tartışma yaratmayan çekişmeli kelimeleri değil, sadece duygularını ifade eden kelimeleri kullan.

  • Kelimelerin uzmanı haline gelirsen, tüm yaşamın değişir. İlişkilerin tamamıyla farklı olur, çünkü bir ilişk yüzde 99’u kelimeler ve hareketlerle ifade edilir. Hareketler de kelimelerdir. Bir kelime sefalet getiriyorsa, öfke, çatışma, tartışma getiriyorsa onu bırak. Onu taşımanın anlamı nedir ki? Bırak. Onun yerine geçen başka bir şey koy.

En iyi şey sessizliktir. Ondan sonraki en iyi şey şarkı söylemek, şiir ve sevgidir

%d blogcu bunu beğendi: