Tayyib the Google !

Recep Tayyip Erdoğan
Aslen Rizeli olan ve öyle anlaşılıyor ki,siyasi hayatında üst üste kazandığı seçimler ve dolayısı ile kendisine verilen halk desteği ile yıllar geçtikçe bütün doğruları kendisinin bildiğine inanmaya başlayan Recep Tayyip Erdoğan 26 Şubat 1954’te İstanbul’da doğdu. 1965 yılında Kasımpaşa Piyale İlkokulu’ndan, 1973 yılında ise İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu
Erdoğan, Siirt’te halka hitaben yaptığı konuşma sırasında, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından öğretmenlere tavsiye edilen ve bir devlet kuruluşu tarafından yayınlanan bir kitaptaki şiiri okuduğu için hapis cezasına mahkum edildi ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevine son verildi.
15 Mart 2003 tarihinde Başbakanlık görevini üstlenen Recep Tayyip Erdoğan, aydınlık ve sürekli kalkınan bir Türkiye idealiyle, hayatî öneme sahip birçok reform paketini kısa süre içinde uygulamaya koydu.Bütün bu olumlu gelişmeler, bazı yabancı gözlemciler ve Batılı liderler tarafından “Sessiz Devrim” olarak adlandırıldı.
Peki Erdoğan neden böyle oldu?

Demek ki, demokrasi kültürü bu kadar.Demek ki güç zehirlenmesi böyle bir şey.Her şeyi bilen o!
Gerçeği kendi tekelinde sanıyor.Bu nedenle farklı seslere tahammül edemiyor.Eleştirel sesleri susturmak istiyor.Evet efendimci bir medya , bir iş dünyası ,bir üniversite istiyor.‘Çatlak ses’ten nefret ediyor.
Kısaca biat istiyor.
Siyaseti boks gibi yumruk saymayı Yazının devamını oku »

Reklamlar

Siyaset Nedir

Genel ifadeyle, insanları yurttaşlık düzeyinde etkilemek olan Siyaset sözcüğü 14. yüzyıldan sonra , eş anlamlısı olan politika sözcüğü ise 20. yüzyıl itibariyle yaygınlaştı.
Güncel hayatta Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış olarak tanımlanan siyast köken olarak arapçadan(siyasa) gelir ve seyislik ,at bakıcılığı anlamına gelir.
Politika ise eski yunancada devlet yönetme sanatı ,vatandaşlara dair olan anlamına gelir (polis:devlet)
siyasetçilik: bir meslek, bir rütbe ya da ele geçirilen bir pozisyondur.
Demokrasiye doğru uzun ve acılı süreçler yaşanan ve Halk iradesinin yönetimde belirmeye başladığından beri politika anahtar öğe oldu. İnsanlar kendilerinin temsil edildiğini sanarak bazı kimselere güvendiler. Haklarını vekaleten politikacılara teslim ettiler.
Bazen politikacılar gerçekten de halkı temsil etmiştir. Ancak demokrasinin çağdaş toplumda çok yeni bir olgu olduğunu ve binlerce yıllık iktidar algısını unutmamak gerekir. Dünyada demokrasinin çoğunluğa ulaşması ancak 2. Dünya Savaşı sonrasıdır.

Image

Charles DeGaulle— Politika, politikacılara bırakılmayacak kadar ciddi bir meseledir.

Darbeler Tarihi

 Askerî Darbe

Öncelikle alttaki paragrafı okumanızı istedim ki bu konuda kafa yorarken yapılan darbelerin gerekçesinin Atatürk’e ,onun ilke ve inkilâplarına veya söylemlerine ne kadar uyup uymadığını tekrar bir düşünce süzgecinden geçirmemizin yararlı olacağını ve ‘balık hafızalı’ olmanın toplum olarak bizlere nelere mal olduğunu anlamamıza yardımı olur diye düşündüm..

Mustafa Kemal Atatürk tarafından konulan ve askerin siyasete müdahale etmesini kesinlikle yasaklayan mevcut 22 Mayıs 1930 tarih ve 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu  dışında, 27 Mayıs’tan sonra 4 Ocak 1961 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu çıkarıldı ve Türk Silahlı Kuvvetleri daha sonraki darbe ve teşebbüslerini bu kanunun 35. ve 85. maddesine dayandırdı

Teknik olarak darbeciler genellikle ordunun yapacakları eyleme karşı tarafsız kalmasını fırsat bilerek iktidarı ele geçirir, lideri devirir, radyoların ve televizyonların vb. iletişim kanallarının işgal edilmesi gibi hükûmet daireleri üzerinde bir otorite kurarlar, elektrik santrallerinin ele geçirilmesi gibi temel altyapı tesislerini ele geçirirler. Askerî darbeler 20. yüzyılda yaygın biçimde Latin Amerika’da Arjantin,Şili, Asya’da Birmanya , Afrika’da ve Avrupa’da Yunanistan, Türkiye[2] gibi özellikle gelişmekte olan ülkelerde gözlenmiştir. Hükûmetlerin, ekonomik ve sosyal sorunları çözmekte başarısız oldukları iddiası, cuntacılar tarafından askeri darbelerin başlıca sebebi olarak gösterilmektedir.

Askeri darbeler aynı zamanda güçlü devletlerin zayıf devletler üzerindeki emellerini gerçekleştirebilmeleri için tercih edilen bir yol olarak da karşımıza çıkar. Örneğin CIA’in Şili darbesine destek vermesi gibi. Ayrıca, NATO’nun askerî kanadından 1974’te çıkan Yunanistan’ın, karşılığında Türkiye’ye hiçbir taviz verilmeden 1981’de veto edilmeden tekrar NATO’ya kabulü de ancak 12 Eylül 1980 darbesinden sonra mümkün olabilmiştir.

Darbeler siyaset tarihinin uzun zamandır bir parçasıdır. Jül Sezar(Julius Caesar) bir darbe kurbanı olmuştur ve bazı Roma imparatorları iktidara darbeyle gelmiştir. 1799’da Napolyon da Fransa’da iktidarı bir darbeyle ele geçirmişti. Antik Yunan ve Hindistan kentlerinde darbeler fazlasıyla yaygındı.

20. asrın sonlarına doğru darbeler başta gelişmekte olan ülkeler olmak üzere dünyada bir hayli yagınlaştı: Latin Amerika’da, Asya’da, Afrika’da, Avrupa’da. 1980’lerden sonra darbeler daha az sıklıkta görülmeye başlandı. Hükümetlerin sosyal ve ekonomik sorunları çözmekte yaşadıkları sorunlar ve dolayısıyla ortaya çıkan yeni sorunlar bu darbelerin başlıca sebeplerini oluşturmaktadır.

Bütün bu görünür sebeplerin yanında darbeler ayrıca güçlü devletler tarafından zayıf ve küçük devletler üzerindeki emellerini gerçekleştirmede DEVAMI İÇİN >>

SABETAYCILIK..

        1626’da İzmir’de yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Din adamı olarak yetiştirilen Sabetay Sevi, 39’uncu yaşının eşiğinde yoğun bir mistisizme saplandı. Toplumu kurtarabilecek ilâhi bir güce sahip olduğunu söylemeye başladı ve 31 Mayıs 1665 tarihinde Mesih olduğunu ilân etti. Yahudi inancına göre Mesih (kurtarıcı), kendilerine bu günkü İsrail topraklarında bağımsız bir devlet kuracak ve dünyanın dört bir yayına dağılmış olan Yahudiler’i bir araya toplayacaktır. Sabetay Sevi, haham olarak sinagoglarda ateşli konuşmalar yaptı ve taraftarlarının sayısını her gün arttırdı. Avrupa’dan Yemen’e, Kuzey Afrika’dan Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyada yaşayan insanlar arasında dalgalanmalar, kaynaşmalar oldu. Bunun sonucunda heyecan kasırgası ile Yahudiliğin resmî tutumundan ayrı, yeni ve radikal bir akım doğdu.
Sabetay Sevi ve yandaşlarına, dinlerinden döndükleri için, ‘dönme’ veya ‘avdeti’ denilir. Fakat onlar, İslâmiyet’i kabul ettiklerini söylemelerine, görünüşte Müslüman gibi hareket etmelerine rağmen, gerçekte Musevîliğe inanmaktadırlar. Bu durum, yetkililerin gözünden kaçmaz. 1676 yılında Arnavutluk’a sürgüne gönderilirler ve Sabetay Sevi, aynı yıl Arnavutluk’ta ölür.

Sabatayizmin kurucusu Sabatay Sevi’dir… Ona inanan Yahudilere göre o bir Mesih. Sabetayizm de Yahudi Mistisizmine ya da başka bir deyişle Kabbala’ya dayanan gizli bir inanç… Gizliliğin sürdürülmesi amacıyla bu inanca inananlar “Müslüman gibi” görünürler ve Müslüman isimleri alırlar.

Onların da Tanrı inancı tam. Ancak peygamber olarak Sebatay Sevi’yi görüyorlar…
Aralarına katilleri almıyorlar.
Zina kesinlikle yasak

Yalan şahitlik, birbirini ele vermek iyi karşılanmıyor.
Her gün gizlice mezamir okuyorlar.
Her ayın doğuşunu izleyip, ay ile güneşin yüz yüze bakmaları için dua ediyorlar

Oğullarını sünnet ediyorlar.
Türklerin gözlerini örterek gizlenmek için Müslüman adetlerine dikkat ediyorlar.
En önemlisi ise kendi aralarında evleniyorlar, asla bir müslümanla evlilik sözleşmesi yapmıyorlar

Hepsinin gizli Yahudi adları vardır ve birbirlerine “şalom aleyke” diye yahudi selamı veriyorlar.
Ölülerini Türk mezarlığına gömmüyorlar.
Gizli mabedleri var ve Mezheplerinin sırrı ancak evlenince kendilerine bildiriliyor

  •  Internet’te Sabataycilik:

    Sabataycilik-dönmelik ve Türkiye’deki Sabataycilar üzerine, çogu Amerika ve Israil menseli onlarca makale ve arastirmanin internet sitelerinde yer almaktadir. Internet sitelerinde konuyla ilgili yazilarin yer aldigi bazi yayin organlari: Jarusalem Post, Forward, Jewish Exponend, The New Republic, The Journal of the American Oriental Society, Canadian Geographic, Baltimore Jewish Times…

Daha detaylı bilgiyi buradan edinebilrisiniz

Türkiyedeki Sabetaycılar

Sabetayist modasını  ilk önce  Profesör Yalçın Küçük yarattı. Profesör
Küçük önce adlarımıza, olmadı soyadlarımıza baktı, sonra da
kızdıklarını Sabetayist ilan etti. Ardından Soner Yalçın, /Efendi/
adlı bir kitapla bu konuya bodoslama daldı.. Soner Yalçın, Yalçın
Küçük gibi perakendeci değil, toptancı.. Osmanlı’da
Sabetayistlere ‘bey’ değil ‘efendi’ denirdi diyor ve her
kimin soyağacında bir ‘efendi’ varsa onu Sabetayist ilan ediyor. Bu,
‘Beyaz Türklerin Büyük Sırrı’  diyor.

Sır sahibi Beyaz Türkler saymakla bitmez.. İttihat Terâkki
hareketinin meşrutiyetçi liderleri Talat Paşa, Cemal Paşa, Doktor
Nazım.. Atatürk’ün Dışışlerı Bakanı Tevfik Rüştü Aras, DP lideri
ve Türkiye Cumhuriyeti 1950-1960 Başbakanı Adnan Menderes,
Menderes’in Dışışleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu.. Anadolu’da
yaşayıp da kendinize Kürt ya da Arnavut, Boşnak, Gürcü, Çerkez,
Arap kimligi bulamadınız mı yandınız. Bilmeseniz de bir sırrınız var.
Siz, yüzyılardır Türk ve Müslüman maskesiyle kendini gizliyen bir
Yahudisiniz.. 

Ama yine de aşağıda bulabildiğim kadar Sabetaycının ismini /resmini buraya koyma ihtiyacı hissettim..Hayatta tesadüflere ve mucizelere inanırım.Ama bu kadar insanın hepsinin de ‘üst düzey’ bir görev ve yaşantı içinde olmuş olmaları bu videodaki şans kadar birşey olsa gerek 🙂

Tansu Çiller

  • Tansu Penbe Çiller 9 Ocak 1946 tarihinde İstanbul’da doğdu. Bilecik Valiliği’nden emekli olan aslen Gürcistan’lı Hüseyin Necati Çiller (Çilavri?) ile Muazzez Çiller’in tek çocukları

Robert Koleji mezunu olan Tansu Çiller, Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nü bitirmiştir. Doktorasını Connecticut Üniversitesi’nde veren Çiller, doktora sonrası çalışmalarını Yale Üniversitesi’nde devam ettirmiştir  

Süleyman Demirel’in Türkiye Cumhuriyeti’nin dokuzuncu cumhurbaşkanı seçilerek başbakanlık görevini bırakmasından sonra DYP genel başkanlığına aday olan Tansu Çiller, 13 Haziran 1993 tarihli DYP olağanüstü genel kurulunda en yüksek oyu alarak genel başkan seçilmiş ve Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olmuştur.25 Haziran1993’ten, 6 Mart 1996 tarihine kadar 50,51 ve 52 inci Cumhuriyet hükümetlerinde başbakanlık yapmıştır.RP – DYP arasında kurulan 54. hükümette dışişleri bakanlığı yaptı. 3 Kasım 2002’de devamı için >>

Işıktan Köre Ne ?

  • Işık ışıktır görene, ışıktan köre ne?
    Bilmeyen ne bilsin seni, Gamlanma deli gönül…..
    Gönülden anlamayana, Bağlanma deli gönül..
    İçi tatlı özlü yemiş, Kırıldıkça ballanır.
    Sendeki seni koyup, Avlanma deli gönül..

Bu görünen ben değilim, Ben ,ben dediğim nedir?
Dilimle söz söyleyen, Sözü söyleten midir?
Baştan ayağa gömleksem, İçimdeki ben midir?
Sûreti ben sanıp da, Avlanma deli gönül..

  • Sinenin içindekini, Aldanıp gönül sanma
    Varacağın o menzili, Tesbih, seccâde sanma..
    Attığın üç beş adımla, Yollar tükendi sanma
    Yolların başındayken, Sallanma deli gönül..

Padişâha vasıl olan, Elbet olur padişâh
Sırların sırrı onda; Lâ ilâhe illâllah..
Görmeyerek yol yürüyen, Belâ bulur ahü vah
Sarayda vahdet vardır, Canlanma deli gönül…

                                                                 Mevlâna  

Tools ‹ FAHRİ’NİN LİMANI — WordPress

Tools ‹ FAHRİ’NİN LİMANI — WordPress.

Düşündüren Sözler

  • Amerikalı beyazlar, Zencileri olimpiyattan olimpiyata severler

  • Başkalarının yolunda yürüyenler, ayak izi bırakmazlar
  • Aslanlar kendi tarihlerini yazmadıkları sürece, avcı hikâyelerine inanmak zorundayız. Anonim
  • Ahlâkın olmadığı yerde kanun bir şey yapamaz.
Napoleon
  • Birçok insan mutluluğu, burnunun üstünde unuttuğu gözlük gibi etrafta arar.
DROZ
  • Bir şeyi birçok insanin kabul etmesi, bir şeyin gerçek olduğuna delil sayılmaz. S.MAUGHAM
  • En büyük yalancı kimdir? En çok kendinden bahseden… Fotonel
  • İki şey aptallık belirtisidir; söyleyecek yerde susmak, susacak yerde söylemek. Anonim
  • İnsanları inandıkları şeylerden vazgeçirmek bir şeye inandırmaktan daha zordur. E.RENAN
  • İstemek, “İstiyorum” demek değil, harekete geçmektir. A.MAURROIS
  • Kaybetmemek için zaaflarınızı, kazanmak için gücünüzü bilin. Anonim
  • Küçük şeylere fazla önem verenler, ellerinden büyük şeyler gelmeyenlerdir. EFLATUN
  • Tarih değil, hatalar tekerrür eder. SULTAN II. ABDULHAMİT
  • Zor iş, zamanında yapmadığımız kolay işlerin birikmesiyle oluşur
  • Cahillerle girdiğim her tartışmayı kaybetmişimdir
  • Allah’a dua et ama kıyıya doğru kürek çekmeyi ihmal etme.
  • Ayakkabına işemekle ısınamazsın
  • Akıl doğuştandır aptallık öğrenilir
  • Altın ateşle kadın altınla erkek kadınla imtihan edilir.
  • Her akılsıza hayran olacak başka bir akılsız bulunur. (Fransız atasözü)
  • Kartal için bir güvercini mağlup etmek bir şeref değildir. (İtalyan atasözü)
  • Korku mantıktan daha kuvvetlidir (Yunan atasözü)

Dostunuzu sık sık ziyaret ediniz, çünkü üzerinde yürünmeyen yollar diken ve çalılarla kaplıdır. (hint atasözü)

‘BEYAZ ADAMLAR BİZE BİRÇOK SÖZ VERDİLER ..HATIRLIYAMIYACAĞIM  KADAR  ÇOK  SÖZ VERDİLER ! BİRİ HARİCİNDE HİÇ BİR SÖZLERİNİ TUTMADILAR ! BİZE ,’TOPRAĞINIZI ALACAĞIZ DEDİLER VE ALDILAR’   (Kızılderililerin  Amerikalılar için söylediği bir söz)

  • Başkasından üstün olmamız önemli değildir. Asıl önemli olan şey, dünkü halimizden üstün  olmamızdır…hint atasözü
  • Bir şey yapmak isteyen yolunu bulur bir şey yapmak istemeyen nedenini bulur.
  • Korkak olduğunu bilmeyen herkes Cesurdur

Kızılderili Tarihi

Kızılderili dendiğinde aklımıza ilk gelenler çadır, başa takılan bir tüy, ilginç isimler, yüzü boyalı insanlar, kovboy filmleri ve tabii ki vahşettir. İzlediğimiz film ya da belgeseller, okuduğumuz kitaplar, zihnimizde yer eden fotoğraflar hep geçmişin izlerini taşır, Kızılderilileri yok olmuş bir ırk gibi görmemize neden olurlar. Oysa Kızılderililer binlerce yıldır yeryüzünde yaşam savaşı veren ve bu savaşları 21. yüzyılda da devam eden bir millettir.
Herşey 1492’de Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfiyle başladı. Tanrı adına diye çıkılan yol, ne acı ki bir ulusun yok edilmesine kadar gidiyordu. Evet Kızılderililer, Kolomb’un günlüğünde söylediklerinin tersine kovboy filmlerinde, insan öldüren, kafa derisi yüzen çocukluğumuzun “vahşi” Kızılderiler’i.

 Aslen Asyalı olan Kızılderililer, düz siyah saça, koyu kahverengi göze sahiptirler. Derileri, genellikle orta kahverengi olup, sarımsı kahverengi ile kırmızımsı kahverengi arasında değişir; tamamen kırmızı değildir. Ancak, bazan vücutlarının bir kısmını kırmızıya boyarlar. Kafa ve burun yapıları gibi diğer vücut karakteristikleri de çok farklılık gösterir.

Tarih bir kurmacadır DEVAMMI İÇİN >>

Mozart’ın Ölüm Sırrı !

  • Dünya tarihinin belki de gelmiş geçmiş en büyük müzik dehası olan Wolfgang Amadeus Mozart, sadece 35 yıl yaşadı. Buna rağmen ardında 626 ölümsüz eser bıraktı. Kısacık ömrüne bir mucize yaratmayı başaran bu müthiş besteci, ölümünün üzerinden 2 asırdan uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen ölüm sebebiyle hâlâ doktorların ilgisini çekiyor.Ölüm nedeni bugüne kadar açıklığa kavuşamayan Mozart’ın ölmeden önce dudaklarından dökülen son sözler ise şöyledir: “Ölümün tadı dudaklarımda… Bu dünyadan olmayan bir şey hissediyorum”  Somut bir tıbbi kanıt? Yok. Otopsi? Yapılmamış. Tahlil sonuçları? Ceset? Kaybolmuş

Fakat kısa süre önce yayınlanan bir makaleye göre, yıllar içinde araştırmacılar Wolfgang Amadeus Mozart’ın ölüm nedenine ilişkin 118 teori ortaya attı. Sahne Sanatları Tabipler Birliği’nin kaynakça uzmanı olan emekli cerrah Dr. William J. Dawson, Mozart’ın ölümüne ilişkin derneğin veri tabanındaki 136 kaydı inceledi

Dawson, derneğin çıkardığı Sahne Sanatlarındaki Tıbbi Sorunlar isimli dergide, “Bu konudaki yayınların çoğunun şaşırtıcı, DEVAMI İÇİN >>

ABD’nin Kızılderili Şefkâti

ABD’nin Kızılderili Vahşeti

Kızılderililerin beyazlarla olan ilişkisi 16’ıncı yüzyılın başında Normandiyalı, Basklı ve Portekizli armatörlerin Newfoundland (Kanada) açıklarına morina balığı avcılığı yapmak için gelmeleri ve yerlilerle madeni eşya karşılığı kürk almaları biçimindeki değiştokuş ticaretiyle başlar, Kuzey Amerika’daki İspanyol, İngiliz, Hollanda ve Fransız varlığının karmaşık güç ilişkilerinde devam eder, 1753-1763 Fransa-İngiltere ve 1763 Fransız-Kızılderili Savaşı gibi topyekun muharebelerde şekillenir, İç Savaş öncesi Amerikan eyaletleri ile mücadeleye ve İç Savaş sonrası ABD hükümeti karşısındaki nihai yenilgiye varır.

Film karelerinden öğrenilen kahramanlık gösterilerinde yüzlerce kurşunun üzerine gözünü kırpmadan atılan görev adamları, düşsel bir dünyada doğaüstü becerileriyle şahlanan kostümlü kahramanlarına pek sık rastlanır, oysa ‘kahramanlık’ hikayelerinin ardında çoğu kez halkların acıları uzanır. Yine çoğu kez, bu acılara nüfuz etmek kolay olmaz, çünkü her dönemin ‘çağdaş’ iletişim kanallarının kalın sis perdesi, o puslu coğrafyadaki cılız sesi duyup da duraksamayan isteksiz ve kuşkucu kulakları kendi yalancı güneşiyle avutur. Kuzey Amerika Kızılderililerin tarihi bir ‘kahramanlık’ safsatasının değil, en azından bir ‘direniş’ yolculuğunun tarihidir. 1861’deki İç Savaş’tan sonra son Yazının devamını oku »

Kızılderili Atasözleri

  • Ağlamaktan korkma! Zihindeki ıstırap veren düşünceler gözyaşı ile temizlenir.
  • Tanrı’ nın kelimeleri meşe yaprağı gibi sararıp düşmez: çam yaprağı gibi ilelebet yeşil kalır.
  • Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim. Yanımda yürü, böylece ikimiz eşit oluruz.

Ute Kabilesi 

  • Aşkı tanıdığında, Yaratıcı’yı da tanırsın.

Fox Kabilesi 

  • Avlayacaksan en zayıf geyiği avla, çünkü sağlam olanlar yeni neslin devamını sağlayacaktır.
  • Barış ve mutluluk her anda mevcuttur. Barış ve mutluluk her adımdadır. Ruhun meseleleri için siyasi çözümler yoktur.
  • Bir başkasının kabahati hakkında konuşmadan önce daima kendi makoseninin içine bak

Sauk Kabilesi

  • Bir düşman çok, yüz dost azdır.

Hopi Kabilesi 

  • Bir kere “Al şunu” demek, iki kere “Ben vereceğim” demekten iyidir. 
  • Biz ağaçlara zarar vermek istemeyiz. Ne zaman onları kesmemiz gerekse, önce onlara tütün ikram ederiz. Odunu asla ziyan devamı için >>

3 Şarlatan …

  • Hayatınızda nereye bakarsanız bakın, baktığınız şeyin kendi bazında bir anlamı yok. Anlamı yaratan sizsiniz. Mutlu olmak için hayatınızın her yerinde verdiğiniz anlamları iyi seçin derim

Evet farkında bile değilsiniz ama bu 3 şarlatan mutluluğunuzu kilitlemiş vaziyette. Yani hayatınızın büyük bir kısmını bu 3 şarlatanla yaşıyorsunuz ama haberiniz bile yok. İşte üç şarlatan: “Ama ben haklıyım.” “Bakın şu halime.” “Ama ben böyleyim” demek. Hepsini teker teker çözeceğiz burda. Hayatınızın neresinde uzun süredir devam eden şikayetleriniz varsa, orda bu üç şarlatandan biri sizi çok güzel kandırıyor ve sizin haberiniz bile yok. Ama bu gün olacak ve inanamıyacaksınız bu şarlatanlar sizi nasıl kandırıyorlar.

Niye şarlatan diyorum bunlara? Çünkü ön planda yaşayıp sizi çok rahatsız ediyormuş gibi görünüyorlar ama arka planda size uyuşturucu oluyorlar, problemlerinizi çözüyorlar. Yâni bu kötü durumları hayatınızda istemiyorsunuz ama şarlatanlar onları hayatınızda tutuyor. Şunlara teker teker bir bakalım.

Yalan….

  • Hemen bir giriş yapalım ve silkelenelim. Kimse mutlu olmak istemiyor, herkes mutlu olmak istediğini söylüyor ama yalan. İnsanlar haklı olmak istiyorlar, başkalarını kontrol etmek istiyorlar, sevilmek istiyorlar, kendilerine değer verilmesini istiyorlar, çalişmadan kazanmak istiyorlar, bakılmak istiyorlar, rahat yaşamak, güzel olmak istiyorlar. İstedikleri zaman istedikleri şeyi yapmak istiyorlar, haklarında güzel şeyler söylenmesini istiyorlar, ama mutlu olmak istemiyorlar. Size desemki bende bir sihir var, sizi dünyanin en çirkin ama en mutlu insanı yapabilirim, yada en güzel ama en mutsuz insanı yapabilirim. Hangisini seçersiniz?

İnsanlar mutluluğun bir şeyin sonunda olduğuna inanıyorlar. “Bir gün istediklerim yerine gelince, mutlu olacağım.” Hayatta böyle bir şey yok. Hayatta “bir gün” diye bir şeyde yok. “Bu gün” var. Nasıl mutlu olacaksınız bu gün?

Bakın negüzel bir hikaye. Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistancevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun, tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde, maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür. Bizi tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken, elimizi açıp benliğimizi ve bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak, özgürleşmektir. …. Joseph Goldstein

Evet, mutluluğu dışardan alıp, içerde yaşamak var, yada, içerde yaratıp dışarda yaşamak var.   Uyarıyorum, mutluluk konusunda uğraşmanız gereken tek bir şey var, oda kendiniz, sadece ve sadece kendiniz. Yazdıklarımı kendinizi çözmek için kullanın derim..Mutlu olmak konusunda ciddiyseniz,bir deneyin bakalım neler değişicek.   Tabi genelde sıkılıcaksınız. Sebebide mutluluğu bir aşı gibi istiyor insan, aşısıda yok tabi.  Mutluluğun bir uyanış olduğunu paylaşmak için paylaştım bu yazıyı .

Aşı istiyorsanız, tek söyleyeceğim şey: Mutluluğu ararsanız bulamıyacaksınız. Mutluluk erişilecek bir yer değil……………………….  başlanacak bir yer.

 

ŞOK ŞOK ŞOK

Başbakan Erdoğan grup konuşmasında bir parça manyel yaptı. Köşe yazarlarını işini iyi yapmayan tezgâhtara benzetip, ‘Ben at demiyorum kardeşim… Sen at…’ deyiverdi.
Elbette, daha fazla ‘demokrasi’ adına millet için iktidara gelen bir siyasetin temsilcisi, çoksesliliği ‘tehdit’le yok etmeye kalkan bir söylemin imzacısı olmak istemezdi.
Düzeltecekken beter etti ya neyse…
Fakat konuşmasında asıl dikkat çekilesi nokta şuydu:
‘Şok… Şok… Şok…’ diyerek medyanın ‘normal’ gündemi nasıl gazladığını ve bunun olumsuz etkileri üzerine gayet veciz bir konuşma yaptı.
Vallahi yerden göğe kadar haklı
Sayın Erdoğan.
Tam da bunu yapıyor medya ama az yapıyor…
Medyamız, tarihin bu dönüşgen eşiğinde, bir hayli zamandır (Özal’lı yıllar milattır desek?) hayati bir işlevi başarıyla yerine getiriyor.
Anlamı yamultuyor.Zihinleri bulandırıyor.
Bizi; yığınları meşgul ediyor. Aptallaştırıyor.
Zihin dünyamızda belli imgeler vardır. Belli referans kavramlar…
Ki bunlar bizim anlam haritamızın topoğrafyasını şekillendirir, sınırlarını belirler.
Mesela ‘bacı’ kavramı vardır… Kutsaldır.
Ama ‘bacı’ kavramını kutsallaştıran lümpenimiz sokaktaki kadına ‘kaltak’ muamelesi yapıverir.
İnkâr edebilir misiniz?
Mesela ‘dürüst olmak’…
Daha avam tabirle, ‘Yanlış yapmamak’…
Yanlışın kralını, ‘yanlış yapmayalım’ diyen ağızlar yapar… En yakınına kazığı atıverir.
Nicedir, muhafazakârlık kavramını şiar edinerek iktidara oturan zihniyeti düşünüyorum.
İslâm’la araya belli bir mesafe koydular ve Weber amcaya inat, ‘Demokrasi ile terennüm ederiz’ dediler.
Allah var ettiler de…
Irak’ta bir milyondan fazla Müslüman katledildi. Sustular…
Sözlük mühim bir şeydir. Siyasidir.
Kelimelerin karşısında anlamlar siyasanıza göre eğilir ve bükülür.
Bu pespayeliğe elbette mide dayanmaz ama solunan hava çürüdü…
Söz tükendi…
Son yıllarda yaşananlara bakıyorum kılıç artığı solcular liberal olmuş… Tekel işçisi çok fena canlarını sıkıyor…
Mücahitler mega müteahhit…
Sakallar kesilmiş burunlar altında mahcup, silik bir bıyık… Unutulan bir duruşun gölgesi…
Alâmet-i Farika olmuş.
Ama asıl lafı elbette bekçilere saklamak gerek…
O bol yıldızlı eşik bekçilerine…
Sahi siz neyin bekçisisiniz?
‘Muhafazakarlar neyi muhafaza eder?’ şahane bir sorudur.
Ya bu bekçilere ne soracağız?
İyisi mi susalım…
‘Şok… Şok… Şok…’ diye boka püsüre bağıralım…
Vatandaşın dikkati dağılsın… Vur patlasın çal oynasın…
Favori kanalımız Flash TV… Sizin değil mi?
Yazık… Ne de çok şey kaçırıyorsunuz…

Alıntıdır: Serdar Akinan

« Older entries

%d blogcu bunu beğendi: