İçimdeki Doğa

cropped-yeev.png

Üniversitenin moleküler biyoloji bölümünden mezun oldum. Dolayısıyla “moleküler biyoloğum” diyebilirim. Madem moleküler biyolojiyle ilgileniyorum; öyleyse moleküler düzeyine indiğim biyolojiden de biraz haberdar olmam lazım. Zaten öyle olduğunu düşünüyordum, ta ki Serdar Kılıç’ı izlemeye başlayana kadar…
  “İçimdeki Doğa”, “Doğada Tek Başına”, “Doğada Çocukla”, “Doğada Tek Başına, Dağ Evi” gibi programların yapımcısı Serdar Reis (“reis” lakabını Serdar Kılıç’a çok yakıştırdığım için ben de kullanacağım) ODTÜ jeoloji bölümünden Beden Eğitimi ve Spor Bölümü’ne geçerek mezun olmuş. Sporcu kişiliğinin yanısıra şirketler için liderlik, grup çalışması gibi konularda danışmanlık yapıyor. Çocuklar için eğitici kamplar düzenliyor. Ayrıca televizyon programları yapıyor. Programlarında doğada nasıl hayatta kalınabileceğini göstererek anlatıyor. Bu konuda kendine o kadar güveniyor ki “beni bıçakla bir dağa bırakın, oraya bir senede medeniyet kurayım” diyor.
Serdar Reis doğada gezerken bitkiler, hayvanlar ve davranışlarıyla ilgili çok ilginç bilgiler veriyor. Televizyon karşısında reisin anlattıklarını dinledikçe doğrusu kendimden utanıyorum. “Dört yıl üniversite okumuşum, üstüne mastır yapmışım, şimdi de doktora derecemi almama az kalmış. Bunca zamandır eğitim görüyorum, nasıl oluyor da bunları bilmiyorum” diye düşünüyorum. Örneğin; ivelek yaprağının suyunu cilde sürünce sivrisinekleri uzak tutarmış. Böğürtlen bitkisinin yaprağını çiğneyip yaraya basarsanız kanamayı durdururmuş ve antiseptik özelliği varmış. Kaldirik otunun suyu sabun görevi görürmüş. Çam ağacının kökünden ip yapılabilirmiş. Çiğdem meğersem bir çiçek ismiymiş ve Aşık Veysel’in çiğdem çiçeği üzerine türküsü varmış. (Egeliler çekirdek çitlemeye çiğdem çitlemek der de; o yüzden ben çekirdeği çiğdem sanardım) Arının konduğu her çiçek ve kurtlanabilen her mantar yenebilirmiş. Çam reçinesi ve kül karışımından çok sağlam bir yapıştırıcı malzeme elde edilebilirmiş. İğne yapraklı çamlar ve ağaç üzerinde büyüyen yosunlar izolasyon malzemesi olarak kullanılabilirmiş. Dere kenarlarında yetişen yosun ve yanmış odun kullanarak sudan mikroorganizmaları filtrelemek mümkünmüş. Sulak alanlarda yetişen sazlıklar suyu filtrelermiş. Sazı pipet gibi kesip içindeki suyu içmek güvenliymiş. Hayvanlar kendilerine belli bir rota belirleyip hep o rota üzerinde yemek ararlarmış ve su içmeye giderlermiş. Daha sonra da o rotayı çocuklarına miras bırakırlarmış.
 Babaannem de benzer şekilde utandırır bazen beni. Ne zaman beraber bir yolculuğa çıksak, gözü hep yol kenarlarındaki bahçelerdedir;  “aa kayısı bahçeleri pek güzel gııı!”, “Erdem gördün mü bak elmaları!”, “Oh oh oh kirazlar pek güzel bu sene!”, “ Vah vah vah, portakallara soğuk vuruvermiş!”, “Bak erikler çiçek açmış! Ne güzel demi yavrım?”. Fakat ben o ağaçların cinsinin ne olduğunu bile bilmiyorumdur. Memlekete (Nazilli) akraba ziyaretine gittiğimizde bazen dedemlerin bahçelerine gideriz. Bir bakarım ki babaannem bahçeye dalmış, elinde bir torba, ot topluyordur. Benim sadece ot olarak nitelendirdiğim yeşillikler, babaannem için yemeklik malzemedir; “bak Erdem, bu dalgan otu. Dikkat et, elini dalar. Akşam böreğini yapıveririm”, “Degidi deh, ne çok semizlik var! Teretoru çok güzel olur bunların gari”, “Erdem, sen şunu bildin mi? (yol kenarlarındaki dikenli yabani otlardan birini kastediyor) Bunu şöyle tutarsın, höyle soyarsın, böyle yersin. Oh yime de yanında yat.”
Bütün okumuşluğuma rağmen bitkileri ve hayvanları doğru düzgün tanımıyor olmamın sebebi çok açık aslında. Üniversite hocalarının öğretmesini veya kitaplarda yazmasını bekleyebileceğimiz şeyler değil bunlar. Sadece deneyim ile öğrenilebilecek şeyler… Ben de “doğada nesli tükenen” bir soyun parçasıyım. Yani şehir insanıyım. Serdar Reis’in dedesi 1877 yılında Osmanlı-Rus savaşı sırasında Güney Kafkasya’dan göçen Karapapak Türkleri’ndenmiş. Çocukken yaz tatillerini dağlarda yaşayan dedesinin yanında geçirirmiş. Babaannem de çocukluğundan beri bahçelerin içinde, kurtlar kuzularla haşır neşir. Doğal olarak doğayı onlar benden daha iyi tanıyor.
“Sen moleküler biyologsun. Bu iş laboratuvara kapanıp araştırma yapmaktan ibaret.” diyenler olacaktır. Bu görüşe katılmıyorum. Doğa, büyük fikirlere ilham kaynağıdır her zaman ve bu fikirleri, görmeyi bilenlerin gözüne sokar. Örneğin; Barbara McClintock mısır bitkisinde transposonları keşfettiği için 1983 Nobel Tıp Ödülü’nü kazandı. RNAi teknolojisini geliştiren Andrew Fire ve Craig Mello, 2006 yılında aldıkları Nobel Tıp Ödülü’nü petunya çiçeğinde yapılan gözleme borçlular. 2008 Nobel Kimya ödülüyle onurlandırılan fikir, bir tür deniz anasının florasan ışığı yayma özelliğinden ilham almıştır (bakınız arşiv: “Parlayan Tümörler”).
Geçenlerde siyaset bilimi bölümünde okumasına rağmen TBMM’ye aynı zamanda parlamento dendiğini bilmeyen “Kim 500 Milyar İster” yarışmacısı sarışınla çok dalga geçilmişti. Korkarım ki “aşağıdakilerden hangisi uçan bir memelidir?” gibi bir soruya “hostes” cevabı verebilecek birçok meslektaşım da vardır. Şaşılacak ve utanılacak birşey değil bu aslında. Ne de olsa insan okuduğunun veya dinlediğinin sadece yüzde onunu aklında tutabiliyor. Akılda kalan da kullanılmıyorsa bir süre sonra uçup gidiyor. Fakat tecrübe edilen daha uzun ömürlü oluyor. Yani öğrenmek, okumak veya dinlemekle değil, tecrübe etmekle oluyor. Doğayı tecrübe edersek çok şey öğreneceğimize inanıyorum.

Erdem Erikçi

Reklamlar

Ateş; aşk ile değil öfke ile yaktığında…

İnsanın ‘güzel’ ile olan ilişkisi bozuldukça kâinattaki değerini layıkıyla bilemez oldu.

Doğayı tahrip etmek bize çeşitli kapitalist gerekçelerle ‘güzel’ olarak sunuluyor mesela. Romanlarda, filmlerde kötü karakterler kazanıyor. Onların kazanması kötülüğü güzel gösteriyor bize. Öfkeyi, nefreti, intikamı öven sanat eserleri insan ruhuna yaptıkları tahribatı görmezden geliyorlar. Belki şöhret, maddiyat, belki rekabet ve hükmetmek adına.

Kibir, haset, hırs, tahakküm… Bunlar nefsin emrettiği kötülükler. İnsanı ‘günah işlemeye’ sevk eden tuzaklar. Bunlar ‘güzel’ (dolayısıyla iyi ve sevilen) olarak sunuldukça kötülük yaygınlaşıp güçleniyor. Hayatta bunun karşılığı ne? Tohumlar çalınıyor, çiçekler ‘kendi’ kokularından uzaklaşıyor, toprak kayması şiddetleniyor, dereler kuruyor, arılar bal yapmaz oluyor.

‘Kötü karakter’ hayatımızın her alanında yaptığı tahribat ile güç kazanıyor ve güçlendikçe haklılığını dayatmaya başlıyor. Güçlü olanın hakkını savunmak, hakkın hakikat ile olan ilişkisini de çürütüyor içten içe. Çirkinleşiyoruz ve bu bize yine de güzel gözüküyor! Bu, tam da hakkın inkar edilişi değil midir!. Toprak kayıyor, su kuruyor, hava kirleniyor, ateş aşk ile değil öfke ile yakıyor.

‘Kötü karakter’lerin en müthiş örneklerini kurgulayan profesyonel sanatçılar, kötülüğü sinsice yapanların ‘kurgu’larına ise müdahale etmiyorlar. Mesela Irak’ı yalan gerekçelerle işgal edip “bizi çiçeklerle karşılayacaklar” diyorsunuz. Bu arada bir milyon kişi haksız yere ölüyor. Ama siz kurguladığınız binbir ‘kötü karakter’le dünyanın her yanına ‘güzel hikayeler’inizi satıyorsunuz.

Kötülüğü güzel gösteren gerekçelere başvurarak gerçeği kurgulamak. Bu, başta da belirttiğim gibi insanın asli tabiatından kaynaklanan hiyerarşik sıralamayı bozuntuya uğratıyor. Tanrı-İnsan-Kâinat ilişkisini. İnsanlık kötülüğü güzel göstererek kendi nefsine zulmettikçe, tabiata, eşyaya ve kâinata da zulmetmeye başlıyor. Bu zulmü mahlûkat arasında ancak insan yapabiliyor!

Tanrı İnsan Kâinat hiyerarşisini nasıl bozduğumuza geleyim. İnsandaki ‘sanatçı ruh’ öncelikle ‘kendini gerçekleştirmeye’ yöneliktir. Kötülüğü emreden nefsini belirli bir farkındalık sonucu kınamaya ve Rabbiyle gönüllü bir rıza ilişkisine girmeye doğru evrilen narin ve çok incelikli bir ‘sanatçı ruhu’ndan bahsediyorum tabiri caizse. William Chittick der ki: “İnsan müstakil bir âlem olduğu için, kâinat olmadan da varolabilir. Ama kâinat insan olmadan tam bir ilahi suret değildir.” İbn Arabî de şöyle der: “İnsan kainatın ruhudur.”

Aynada bir yansıma kâinat. İnsan da öyle. Bizzat O değil! Bu akis ne kadar nurlu ve net olursa, o kadar ‘güzel’ gösterecektir ayna O’nu. Mutlak Güzel’i ifade etmek imkânsızdır ama bize düşen, güzelliğin tecellilerini görebilmek, gösterebilmek. Bazen her şeyde buluyoruz güzelliğin tecellilerini. İçimizde onu ‘kendi imkânlarımız ölçüsünde ifade etme hevesi’ uyanıyor. Şiirle, resimle, minyatürle. Bazen ise güzelliği her şeyde değil, sadece bazı şeylerde buluyoruz.

Zulümle örtülmüş oluyor çünkü güzelliğin cevheri. Çamurdaki nuru duyumsamak zorlaşıyor. Ama her koşulda ilahi güzelliğin bölünüp parçalanamayacak bir nitelik olduğunu da seziyoruz değil mi? Nereden geliyor bu sezgi?

‘En güzel surette’ yaratılmış olmamızdan belki. Bizler bütün güzelleşmiş hallerimizle ancak akisiz, yansımayız. Mecazız. Kendimizde tecelli eden ‘ilahi isimleri’ bildikçe, nefsimizin perdeledikleri kalkmaya başlıyor ve ‘aslı’mızı (Rabbimizi) daha ‘kesintisiz’ bilmeye başlıyoruz. İnsanlaşabilmek için asli derdimiz şu o halde:

Hangi ilahi surette yaratılmışsak, onu layıkıyla bilebilmek, onda gerçekleşebilmek. Bu yola ‘kendini gerçekleştirme’ yolculuğu diyorsak, bir ‘seyr ü süluk’ ise bu… Metaforik olarak ‘sanat eserimiz’in icrası da diyebiliriz ona.

“Her şeyi İnsan için, İnsan’ı Kendim için yarattım” Kudsi Hadisi, kendimizi tıpkı bir sanat eseri gibi gerçekleştirme arzumuzun bir tür güzelleşme serüvenine dönüşmesinin ölçüsünü önümüze koyar. İşte yukarıda bozulduğunu söylediğim Tanrı İnsan Kâinat hiyerarşisini böyle algılıyorum.

Ve diyorum ki: İnsanın güzel ile olan ilişkisi bozuldukça kâinattaki değerini (yani bu sıralamayı) layıkıyla bilemez oldu. Ya “Tanrı’yı öldürüp” yerine kendini koyarak sadakat, tevazu ve bağlılığı küçümsedi. Ya da kendi hiçliğinin anlam katmanlarını göz ardı edip kâinattaki değerini unutarak tahakküme, sömürüye, tahribata başladı.

İnsanın ‘en güzel surette’ yaratılmış olmasının ilk sırrı, güzelliği yaratmasının imkânsızlığını idrak etmesindeydi. Evet, biz güzeli ancak keşfedebiliyoruz. En değerli sanat eserimiz bu keşiften ibaret! Ama bu o kadar değerli bir keşif ki, nihayetinde güzelliğin cevherine varmaya talip!

Her şeyin ilk örneğiyle, en güzel şekliyle var edilmesinde, insanın -kâinata son eklenen değer olarak- bir dahli olmadı. Biz kendimizi, ilk örnekle kendi içimizden yaratmış değilizdir. Öyle olsa kendimize (nefsimize) her koşulda hükmümüz geçerdi.

Artık soruyu Dostoyevski’nin kötülüğü sorgulayan karakterlerinin sorduğu gibi soralım: “Tanrı varsa, neden izin veriyor bu kadar kötülüğe? Neden masumlara gazap ediyor?” Birkaç yazıdır devam ettiğim ‘kötü karakter’ okumalarına gazap isimlerinin de ‘güzel isimler’e dahil oluşuyla devam edeceğim inşallah. Ve tabii her şeyin çekirdeği ve mayası olan Hakikat Nuru’yla.

l.ipekci@zaman.com.tr 

KUMAR …

Kumar nedir?

İng. Gambling. İnsanlara zararı dokunan kötü alışkanlıklardan ve haksız kazanç yollarından biri. Bir malı, eşyâyı veya parayı ele geçirmek ve onu mülk edinmek niyetiyle, oynanan her türlü tâlih, şans oyunu. İki veya daha çok kişi arasında, bahse girilen konuyu kaybeden tarafın mal vermeyi kabûl etmesi şartıyle yarış etmek, bilmece çözmek, bir oyunun ve at yarışı vs. gibi bir sporun sonucunda bahse girmek, ilmî bir münâkaşada bulunmak yollarından her biri kumar olur
Kumar adı verilen her türlü tâlihe, şansa ve tahmine dayanan oyun ve eğlenceler, insanlık târihinin hemen hemen her devrinde bütün toplumlarda oynanmış ve yapılmıştır. Toplumu kemiren bir sosyal yara olmuştur. Alın teri dökmeden, çalışmadan kazanmak hırsına kapılanlar, çalışıp kazanan insanların mâlî servetlerine çeşitli yollarla sâhip çıkmak istemişlerdir. Tenbelliği ve miskinliği âdet hâline getirenler, köşe başlarında ve kumar masalarında, varlık sâhibi olan kimseleri avlayıp, kandırıp aldatmak yollarını bulmuşlar ve insanların zaaflarından faydalanmak sûretiyle bunda muvaffak da olmuşlardır. Çeşitli oyun ve eğlenceleri kumara vâsıta yapmışlar ve böylece haksız kazanç yollarına sapmışlardır.

Bütün mal varlığını bir anda kaybeden kumarbaz, hanımının, kızının nâmusunu da kumarla sattığı ve hattâ kendisinin hürriyetini de kaybederek köle olmayı kabûl ettiği devirler olmuştur. Eski Roma’da, Yunan ve Cermen toplumlarında böyle olaylara sık sık rastlanmıştır. İslâmiyetten önceki devirlerde, Araplar arasında kumar meşhur olmuştur. Çin’de ve İran’da da yaygın olan kumar oyunu için hususî yerler yapılmıştır.

Eski Romalılar zar atarak kumar oynarlardı. Roma imparatorları şahsî ve hattâ devlet gelirlerini arttırmak için piyango düzenlerlerdi. Cermen kabîleleri arasında, yüksek meblağlar  ortaya konarak kumar oynandığını Romalı târihçi Tacitus yazmaktadır. İnsanların hayâtına kasdedecek kadar ileriye vardırılan kumarda, çoğu zaman Cermenler hayatlarını bir zar atışına bağlarlardı.

Oyun kâğıtları ile kumar oynamak devamı için>>

Yeryüzü ve Bir İnsan

 

YERYÜZÜNDE BİR İNSAN. Taşlardan, topraklardan, madenlerden; bitkilerden, hayvanlardan insana kadar gelen bu süreç, ne türlü bir süreçtir? Bu akıl durdurucu görünümün altında yatan nedir?

Şimdi artık bu çok yalın doğa yasasını açık seçik biliyoruz. Milyonlarca yıl süren bu dramatik serüvenin altında yatan, doğanın evrensel evrim yasası’dır. Ama bu yasayı bilimsel olarak açıklayabilmek için Charles Darwin (1809-1882) gibi bir bilgin gerekiyordu.

Öküze, korunması için, boynuz verilmiş. Ya mürekkepbalığı korunmayacak mı? Onun da boyası var. Mürekkepbalığı öylesine boyar ki suyu, saldıranlar ne etseler onu bulamazlar. Boynuzsuz, boyasız tavşan da çevik bacaklarına güvenir. Kuşlar kanatlanıp uçarak kendilerini kurtarırlar. Ya boynuzsuz, boyasız, kanatsız, hantal bacaklı insan? Onu da usu (aklı) koruyacak. İyi ama neden kimine boynuz, kimine boya, kimine çevik bacak, kimine kanat, kimine us? Örneğin bütün varlıklar boynuzlu olamazlar mıydı?

Bu soruya Darwin’den çok önce Fransız bilgini Jean Lamarck (1744-1829) karşılık vermişti: Hayır, olamazlardı. Çünkü her varlık; içinde varlaştığı özdeksel koşullara göre oluşuyordu. Ne türlü koşullar içindeyse o türlü olmak zorundaydı. Kuşu varlaştıran koşullar çevik bacakları gerektirmediği gibi öküzü varlaştıran koşullar da usu gerektirmiyordu. Gereksinme (ihtiyaç) organ yaratmaktaydı. Buna karşı, artık gereksenmeyen organlar da köreliyor ve ortadan kalkıyorlardı. Ortamın zorlamasıyla meydana gelen özellikler kalıtımla kuşaklardan kuşaklara geçiyor, geçerken daha da gelişiyorlardı. Örneğin zürafa, önceleri otla beslendiği için normal boyunlu ve normal bacaklı bir hayvandı. Yaşadığı çevre çölleşince başka bir çevreye geçerek yiyeceğini yüksek dallardan sağlamak zorunda kalmıştı. O yüksek dallara erişebilmek için de zorunlu olarak bacakları ve boynu uzamıştı.

Ne var ki bu karşılık evrimi açıklamaya yetmiyordu. Daha başka ve haklı soruları da karşılayabilmek gerekiyordu. Çevresel koşulların etkisiyle varlaşan özellikler nasıl oluyor da kuşaklardan kuşaklara geçebiliyordu? Ortam adı verilen bilinçsiz bir güç bu kadar düzenli ürünler meydana getirebilir miydi?

Darwin’in büyük önemi, bu soruları bilimsel olarak karşılamasındadır. Darwin bu alana bol sayıda bilimsel kanıtlar getiriyor. Kendinden önce bu alanda çalışan Lamarck, Diderot, Robinet, Charles de Bonnet vb. gibi evrimcilerin kuramsal varsayımlarını düzeltiyor ve bilimsel olarak doğruluyor. Özellikle Lamarck’ın soyaçekim ve çevreye uyma varsayımlarını yepyeni doğal ayıklama ve yaşama savaşı bulgularıyla güçlendiriyor. Darwin’e göre yaşam kasırgası içinde ancak yaşama gücü olanlar canlı kalırlar ve türlerini sürdürürler. Bu, bir doğal ayıklanma ya da doğal seçme (selection naturelle)’dir. Yaşama savaşında ayakta kalanlar belli özellikler gösterenlerdir. Bu özellikler, soyaçekimle yeni kuşaklara geçmektedir, hem de daha gelişerek. Bitki ve hayvan yetiştirenler kuraldışı (müstesna) özellikler gösterenleri birbirlerine aşılaya aşılaya yeni türler elde ederler. İnsanların bile yapabildiği bu aşılamayı doğa daha kolaylıkla ve doğal olarak yapmaktadır.

Gerçekten de, bu seçim, doğumdan önce başlamaktadır. Örneğin bir insan yaratmak için iki yüz yirmi beş milyon erkek tohumu sekiz saat süren bir yarışa girişirler. Kadın yumurtası karanlık bir köşede gizlenmiştir. İki yüz yirmi beş milyon yarışçı arasından hangisi amaca daha önce varır, yumurtayı gizlendiği köşede bulabilirse, doğacak çocuğu o meydana getirecektir. Kazanan, en güçlüdür. Çünkü, en iyi koşucu, en iyi bulucu ve en iyi delici olarak üç sınavda da başarıya ulaşmıştır. En güçlü, en iyi, en uygun böylelikle seçilir ve yenilen iki yüz yirmi dört milyon dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz olanak (imkan), doğal süpürgenin acımak bilmeyen süpürüşü önünde ölüp giderler. Cinsi yaşatan, sürdüren en güçlülerdir (Dr. Fritz Kahn, İnsan ve Hayat, s. 38). Darwin’e göre böylesine bir evrim sonunda hayvandan insana geçişte son hayvan halkası maymundur. İnsan, çok gelişmiş bir maymun türünün uygun koşullar altında evrimi sonunda meydana gelmiştir.

Bir fille bir kertenkelenin, bir insanla bir solucanın aynı soydan olduklarını hemen kavramak kolay değildir elbet. Prof. Alfred Weber, insanın bir maymun değişimi olduğunu bir türlü anlamak istemeyenlere: Utanmayın, diyor, aslandan ya da gül ağacından geldiğiniz söylenseydi, hiç kuşku yok, hoşunuza gidecekti. Kutsal Kitap size, yüzyıllarca, bir toprak külçesinden var olduğunuzu söyleyip durdu da niçin utanmadınız? (Felsefe Tarihi, s. 345- 346). Gerçekte insanla hayvan arasında, sanıldığı kadar, büyük bir uçurum yoktur. Hayvanın insana oranı, tomurcuğun çiçeğe oranı gibidir.

Antropoloji bilgini Sir Arthur Keith şöyle diyor: Darwinisme’i maymundan hemen insana geçivermiş bir evrim zinciri olarak anlamak yanlıştır. Büyük insan familyasının çeşitli gruplara ve bu grupların da çeşitli türlere ayrıldığı bir eski dünya düşünün. Bugün maymunlar nasıl büyüklü küçüklü çeşitli gruplar halinde görünüyorlarsa, o eski dünyanın insanları da öyle görünmekteydiler. İşte bu çeşitli türler girdabı içinde bir tür, yaşama kavgasından artakalarak bugünkü insan türünü meydana getirmiştir (A. Keith, İnsanlığın Eskiliğine Dair).

Darwin kuramı, devamı için>>

Terör ve Ortakları !

Masum insanlar ölüyor diye ahkam kesenler, tarihi zorunlulukların yarattığı değişimleri yapamıyor yaşadıkları düzenin gerçeklerini anlamıyor, anlasada halkından gizleyerek gerekli çözümü yapmıyorlarsa bu terörün ortağıdırlar.

Egemen sınıf, ezilen ve sömürülenlerin her başkaldırı teşebbüsünü “terör” diye damgalayıp suçluyor. Açlığını işsizliğini haykıran işçinin, hak arayan öğrencinin, taş atan çocuğun, neredeyse her direnişin adı “terör” eylemi olarak gösterilmeye çalışılıyor. Burjuvazi terör kavramını kendi azgın çıkarları adına kullanarak, ülkede ciddi bir toplumsal-politik sorunun tartışılmasına bile komplo teorileri üreterek gerçekleri örtbas edilmesine çalışıyor. O zaman günümüzün bu sihirli sözcüğü terör, terörist nedir, ne anlama geliyor hangi sınıf tarafından ne amaçla kullanılıyor. İnsanı terörist yapan nedir? Terör sadece silahlı, bombalı saldırı mı, yoksa etkileri aheste aheste açığa çıkan ve neticede çok yıkıcı sonuçlar doğuran iktisadi, siyasi uygulamaları da kapsar mı? Örneğin bir hükümetin, halkını yoksulluğa, açlığa sürükleyen kararları, ya da Dünya Bankası’nın, IMF’nin az gelişmiş ülkelerde açlıktan ölmekte olan halka halen kemer sıkma politikalarını dayatması, BP gibi bir petrol firmasının kazanç uğruna dünyanın dibini oyması çevreyi kirletmesi denizlere zehir akıtması terörizm sayılabilir mi?

Terör, DEVAMI İÇİN >>

SABETAYCILIK..

        1626’da İzmir’de yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Din adamı olarak yetiştirilen Sabetay Sevi, 39’uncu yaşının eşiğinde yoğun bir mistisizme saplandı. Toplumu kurtarabilecek ilâhi bir güce sahip olduğunu söylemeye başladı ve 31 Mayıs 1665 tarihinde Mesih olduğunu ilân etti. Yahudi inancına göre Mesih (kurtarıcı), kendilerine bu günkü İsrail topraklarında bağımsız bir devlet kuracak ve dünyanın dört bir yayına dağılmış olan Yahudiler’i bir araya toplayacaktır. Sabetay Sevi, haham olarak sinagoglarda ateşli konuşmalar yaptı ve taraftarlarının sayısını her gün arttırdı. Avrupa’dan Yemen’e, Kuzey Afrika’dan Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyada yaşayan insanlar arasında dalgalanmalar, kaynaşmalar oldu. Bunun sonucunda heyecan kasırgası ile Yahudiliğin resmî tutumundan ayrı, yeni ve radikal bir akım doğdu.
Sabetay Sevi ve yandaşlarına, dinlerinden döndükleri için, ‘dönme’ veya ‘avdeti’ denilir. Fakat onlar, İslâmiyet’i kabul ettiklerini söylemelerine, görünüşte Müslüman gibi hareket etmelerine rağmen, gerçekte Musevîliğe inanmaktadırlar. Bu durum, yetkililerin gözünden kaçmaz. 1676 yılında Arnavutluk’a sürgüne gönderilirler ve Sabetay Sevi, aynı yıl Arnavutluk’ta ölür.

Sabatayizmin kurucusu Sabatay Sevi’dir… Ona inanan Yahudilere göre o bir Mesih. Sabetayizm de Yahudi Mistisizmine ya da başka bir deyişle Kabbala’ya dayanan gizli bir inanç… Gizliliğin sürdürülmesi amacıyla bu inanca inananlar “Müslüman gibi” görünürler ve Müslüman isimleri alırlar.

Onların da Tanrı inancı tam. Ancak peygamber olarak Sebatay Sevi’yi görüyorlar…
Aralarına katilleri almıyorlar.
Zina kesinlikle yasak

Yalan şahitlik, birbirini ele vermek iyi karşılanmıyor.
Her gün gizlice mezamir okuyorlar.
Her ayın doğuşunu izleyip, ay ile güneşin yüz yüze bakmaları için dua ediyorlar

Oğullarını sünnet ediyorlar.
Türklerin gözlerini örterek gizlenmek için Müslüman adetlerine dikkat ediyorlar.
En önemlisi ise kendi aralarında evleniyorlar, asla bir müslümanla evlilik sözleşmesi yapmıyorlar

Hepsinin gizli Yahudi adları vardır ve birbirlerine “şalom aleyke” diye yahudi selamı veriyorlar.
Ölülerini Türk mezarlığına gömmüyorlar.
Gizli mabedleri var ve Mezheplerinin sırrı ancak evlenince kendilerine bildiriliyor

  •  Internet’te Sabataycilik:

    Sabataycilik-dönmelik ve Türkiye’deki Sabataycilar üzerine, çogu Amerika ve Israil menseli onlarca makale ve arastirmanin internet sitelerinde yer almaktadir. Internet sitelerinde konuyla ilgili yazilarin yer aldigi bazi yayin organlari: Jarusalem Post, Forward, Jewish Exponend, The New Republic, The Journal of the American Oriental Society, Canadian Geographic, Baltimore Jewish Times…

Daha detaylı bilgiyi buradan edinebilrisiniz

Türkiyedeki Sabetaycılar

Sabetayist modasını  ilk önce  Profesör Yalçın Küçük yarattı. Profesör
Küçük önce adlarımıza, olmadı soyadlarımıza baktı, sonra da
kızdıklarını Sabetayist ilan etti. Ardından Soner Yalçın, /Efendi/
adlı bir kitapla bu konuya bodoslama daldı.. Soner Yalçın, Yalçın
Küçük gibi perakendeci değil, toptancı.. Osmanlı’da
Sabetayistlere ‘bey’ değil ‘efendi’ denirdi diyor ve her
kimin soyağacında bir ‘efendi’ varsa onu Sabetayist ilan ediyor. Bu,
‘Beyaz Türklerin Büyük Sırrı’  diyor.

Sır sahibi Beyaz Türkler saymakla bitmez.. İttihat Terâkki
hareketinin meşrutiyetçi liderleri Talat Paşa, Cemal Paşa, Doktor
Nazım.. Atatürk’ün Dışışlerı Bakanı Tevfik Rüştü Aras, DP lideri
ve Türkiye Cumhuriyeti 1950-1960 Başbakanı Adnan Menderes,
Menderes’in Dışışleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu.. Anadolu’da
yaşayıp da kendinize Kürt ya da Arnavut, Boşnak, Gürcü, Çerkez,
Arap kimligi bulamadınız mı yandınız. Bilmeseniz de bir sırrınız var.
Siz, yüzyılardır Türk ve Müslüman maskesiyle kendini gizliyen bir
Yahudisiniz.. 

Ama yine de aşağıda bulabildiğim kadar Sabetaycının ismini /resmini buraya koyma ihtiyacı hissettim..Hayatta tesadüflere ve mucizelere inanırım.Ama bu kadar insanın hepsinin de ‘üst düzey’ bir görev ve yaşantı içinde olmuş olmaları bu videodaki şans kadar birşey olsa gerek 🙂

Tansu Çiller

  • Tansu Penbe Çiller 9 Ocak 1946 tarihinde İstanbul’da doğdu. Bilecik Valiliği’nden emekli olan aslen Gürcistan’lı Hüseyin Necati Çiller (Çilavri?) ile Muazzez Çiller’in tek çocukları

Robert Koleji mezunu olan Tansu Çiller, Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nü bitirmiştir. Doktorasını Connecticut Üniversitesi’nde veren Çiller, doktora sonrası çalışmalarını Yale Üniversitesi’nde devam ettirmiştir  

Süleyman Demirel’in Türkiye Cumhuriyeti’nin dokuzuncu cumhurbaşkanı seçilerek başbakanlık görevini bırakmasından sonra DYP genel başkanlığına aday olan Tansu Çiller, 13 Haziran 1993 tarihli DYP olağanüstü genel kurulunda en yüksek oyu alarak genel başkan seçilmiş ve Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olmuştur.25 Haziran1993’ten, 6 Mart 1996 tarihine kadar 50,51 ve 52 inci Cumhuriyet hükümetlerinde başbakanlık yapmıştır.RP – DYP arasında kurulan 54. hükümette dışişleri bakanlığı yaptı. 3 Kasım 2002’de devamı için >>

Işıktan Köre Ne ?

  • Işık ışıktır görene, ışıktan köre ne?
    Bilmeyen ne bilsin seni, Gamlanma deli gönül…..
    Gönülden anlamayana, Bağlanma deli gönül..
    İçi tatlı özlü yemiş, Kırıldıkça ballanır.
    Sendeki seni koyup, Avlanma deli gönül..

Bu görünen ben değilim, Ben ,ben dediğim nedir?
Dilimle söz söyleyen, Sözü söyleten midir?
Baştan ayağa gömleksem, İçimdeki ben midir?
Sûreti ben sanıp da, Avlanma deli gönül..

  • Sinenin içindekini, Aldanıp gönül sanma
    Varacağın o menzili, Tesbih, seccâde sanma..
    Attığın üç beş adımla, Yollar tükendi sanma
    Yolların başındayken, Sallanma deli gönül..

Padişâha vasıl olan, Elbet olur padişâh
Sırların sırrı onda; Lâ ilâhe illâllah..
Görmeyerek yol yürüyen, Belâ bulur ahü vah
Sarayda vahdet vardır, Canlanma deli gönül…

                                                                 Mevlâna  

Tools ‹ FAHRİ’NİN LİMANI — WordPress

Tools ‹ FAHRİ’NİN LİMANI — WordPress.

Düşündüren Sözler

  • Amerikalı beyazlar, Zencileri olimpiyattan olimpiyata severler

  • Başkalarının yolunda yürüyenler, ayak izi bırakmazlar
  • Aslanlar kendi tarihlerini yazmadıkları sürece, avcı hikâyelerine inanmak zorundayız. Anonim
  • Ahlâkın olmadığı yerde kanun bir şey yapamaz.
Napoleon
  • Birçok insan mutluluğu, burnunun üstünde unuttuğu gözlük gibi etrafta arar.
DROZ
  • Bir şeyi birçok insanin kabul etmesi, bir şeyin gerçek olduğuna delil sayılmaz. S.MAUGHAM
  • En büyük yalancı kimdir? En çok kendinden bahseden… Fotonel
  • İki şey aptallık belirtisidir; söyleyecek yerde susmak, susacak yerde söylemek. Anonim
  • İnsanları inandıkları şeylerden vazgeçirmek bir şeye inandırmaktan daha zordur. E.RENAN
  • İstemek, “İstiyorum” demek değil, harekete geçmektir. A.MAURROIS
  • Kaybetmemek için zaaflarınızı, kazanmak için gücünüzü bilin. Anonim
  • Küçük şeylere fazla önem verenler, ellerinden büyük şeyler gelmeyenlerdir. EFLATUN
  • Tarih değil, hatalar tekerrür eder. SULTAN II. ABDULHAMİT
  • Zor iş, zamanında yapmadığımız kolay işlerin birikmesiyle oluşur
  • Cahillerle girdiğim her tartışmayı kaybetmişimdir
  • Allah’a dua et ama kıyıya doğru kürek çekmeyi ihmal etme.
  • Ayakkabına işemekle ısınamazsın
  • Akıl doğuştandır aptallık öğrenilir
  • Altın ateşle kadın altınla erkek kadınla imtihan edilir.
  • Her akılsıza hayran olacak başka bir akılsız bulunur. (Fransız atasözü)
  • Kartal için bir güvercini mağlup etmek bir şeref değildir. (İtalyan atasözü)
  • Korku mantıktan daha kuvvetlidir (Yunan atasözü)

Dostunuzu sık sık ziyaret ediniz, çünkü üzerinde yürünmeyen yollar diken ve çalılarla kaplıdır. (hint atasözü)

‘BEYAZ ADAMLAR BİZE BİRÇOK SÖZ VERDİLER ..HATIRLIYAMIYACAĞIM  KADAR  ÇOK  SÖZ VERDİLER ! BİRİ HARİCİNDE HİÇ BİR SÖZLERİNİ TUTMADILAR ! BİZE ,’TOPRAĞINIZI ALACAĞIZ DEDİLER VE ALDILAR’   (Kızılderililerin  Amerikalılar için söylediği bir söz)

  • Başkasından üstün olmamız önemli değildir. Asıl önemli olan şey, dünkü halimizden üstün  olmamızdır…hint atasözü
  • Bir şey yapmak isteyen yolunu bulur bir şey yapmak istemeyen nedenini bulur.
  • Korkak olduğunu bilmeyen herkes Cesurdur

Kızılderili Tarihi

Kızılderili dendiğinde aklımıza ilk gelenler çadır, başa takılan bir tüy, ilginç isimler, yüzü boyalı insanlar, kovboy filmleri ve tabii ki vahşettir. İzlediğimiz film ya da belgeseller, okuduğumuz kitaplar, zihnimizde yer eden fotoğraflar hep geçmişin izlerini taşır, Kızılderilileri yok olmuş bir ırk gibi görmemize neden olurlar. Oysa Kızılderililer binlerce yıldır yeryüzünde yaşam savaşı veren ve bu savaşları 21. yüzyılda da devam eden bir millettir.
Herşey 1492’de Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfiyle başladı. Tanrı adına diye çıkılan yol, ne acı ki bir ulusun yok edilmesine kadar gidiyordu. Evet Kızılderililer, Kolomb’un günlüğünde söylediklerinin tersine kovboy filmlerinde, insan öldüren, kafa derisi yüzen çocukluğumuzun “vahşi” Kızılderiler’i.

 Aslen Asyalı olan Kızılderililer, düz siyah saça, koyu kahverengi göze sahiptirler. Derileri, genellikle orta kahverengi olup, sarımsı kahverengi ile kırmızımsı kahverengi arasında değişir; tamamen kırmızı değildir. Ancak, bazan vücutlarının bir kısmını kırmızıya boyarlar. Kafa ve burun yapıları gibi diğer vücut karakteristikleri de çok farklılık gösterir.

Tarih bir kurmacadır DEVAMMI İÇİN >>

Ludwig van Beethoven

  • (Bonn, 1770 – Viyana, 1827)

 

  • Üzerinde çalıştığı her müzik formunda reform yapan tek besteci olan Beethoven, müzik tarihindeki en büyük isimlerden biridir.Beethoven ailesinin kökleri Belçika’da bulunan Brabant’a dayanır. Dedesi Köln elektörünün hizmetine şarkıcı olarak girince Bonn’a yerleşmiş, daha sonra ise hiç beste yapmamasına rağmen müzik direktörü olmuştur.Alkole karşı olan zaafıyla bilinen Beethoven’in babası Johann da saray müzisyeniydi. Aynı Mozart’ın babasının yaptığı gibi oğlunun yeteneklerini sömürmek istemişti; ancak Beethoven’in güçlü kişiliği buna hiçbir zaman izin vermedi. Daha sonraki donemde Beethoven’ın ihtilalci kimliğinin oluşmasında çocukluğunda gördüğü baskının rolü büyüktür. Beethoven kendisini saray veya aristokrasinin değil bütün herkesin sanatçısı olarak görüyordu. Bu nedenle ömrünün çok kısa bir bölümünde sarayın hizmetinde çalışmış, bağımsız güç olarak kendi ayaklarının üzerinde kalmıştır.İlk müzik eğitimini babasından aldıktan sonra, 1779’da Christian Gottlob Neefe’yle çalışmaya başladı. 1783’te ilk bestesi DEVAMI İÇİN >>

Mozart’ın Ölüm Sırrı !

  • Dünya tarihinin belki de gelmiş geçmiş en büyük müzik dehası olan Wolfgang Amadeus Mozart, sadece 35 yıl yaşadı. Buna rağmen ardında 626 ölümsüz eser bıraktı. Kısacık ömrüne bir mucize yaratmayı başaran bu müthiş besteci, ölümünün üzerinden 2 asırdan uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen ölüm sebebiyle hâlâ doktorların ilgisini çekiyor.Ölüm nedeni bugüne kadar açıklığa kavuşamayan Mozart’ın ölmeden önce dudaklarından dökülen son sözler ise şöyledir: “Ölümün tadı dudaklarımda… Bu dünyadan olmayan bir şey hissediyorum”  Somut bir tıbbi kanıt? Yok. Otopsi? Yapılmamış. Tahlil sonuçları? Ceset? Kaybolmuş

Fakat kısa süre önce yayınlanan bir makaleye göre, yıllar içinde araştırmacılar Wolfgang Amadeus Mozart’ın ölüm nedenine ilişkin 118 teori ortaya attı. Sahne Sanatları Tabipler Birliği’nin kaynakça uzmanı olan emekli cerrah Dr. William J. Dawson, Mozart’ın ölümüne ilişkin derneğin veri tabanındaki 136 kaydı inceledi

Dawson, derneğin çıkardığı Sahne Sanatlarındaki Tıbbi Sorunlar isimli dergide, “Bu konudaki yayınların çoğunun şaşırtıcı, DEVAMI İÇİN >>

ABD’nin Kızılderili Şefkâti

ABD’nin Kızılderili Vahşeti

Kızılderililerin beyazlarla olan ilişkisi 16’ıncı yüzyılın başında Normandiyalı, Basklı ve Portekizli armatörlerin Newfoundland (Kanada) açıklarına morina balığı avcılığı yapmak için gelmeleri ve yerlilerle madeni eşya karşılığı kürk almaları biçimindeki değiştokuş ticaretiyle başlar, Kuzey Amerika’daki İspanyol, İngiliz, Hollanda ve Fransız varlığının karmaşık güç ilişkilerinde devam eder, 1753-1763 Fransa-İngiltere ve 1763 Fransız-Kızılderili Savaşı gibi topyekun muharebelerde şekillenir, İç Savaş öncesi Amerikan eyaletleri ile mücadeleye ve İç Savaş sonrası ABD hükümeti karşısındaki nihai yenilgiye varır.

Film karelerinden öğrenilen kahramanlık gösterilerinde yüzlerce kurşunun üzerine gözünü kırpmadan atılan görev adamları, düşsel bir dünyada doğaüstü becerileriyle şahlanan kostümlü kahramanlarına pek sık rastlanır, oysa ‘kahramanlık’ hikayelerinin ardında çoğu kez halkların acıları uzanır. Yine çoğu kez, bu acılara nüfuz etmek kolay olmaz, çünkü her dönemin ‘çağdaş’ iletişim kanallarının kalın sis perdesi, o puslu coğrafyadaki cılız sesi duyup da duraksamayan isteksiz ve kuşkucu kulakları kendi yalancı güneşiyle avutur. Kuzey Amerika Kızılderililerin tarihi bir ‘kahramanlık’ safsatasının değil, en azından bir ‘direniş’ yolculuğunun tarihidir. 1861’deki İç Savaş’tan sonra son Yazının devamını oku »

Kızılderili Atasözleri

  • Ağlamaktan korkma! Zihindeki ıstırap veren düşünceler gözyaşı ile temizlenir.
  • Tanrı’ nın kelimeleri meşe yaprağı gibi sararıp düşmez: çam yaprağı gibi ilelebet yeşil kalır.
  • Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim. Yanımda yürü, böylece ikimiz eşit oluruz.

Ute Kabilesi 

  • Aşkı tanıdığında, Yaratıcı’yı da tanırsın.

Fox Kabilesi 

  • Avlayacaksan en zayıf geyiği avla, çünkü sağlam olanlar yeni neslin devamını sağlayacaktır.
  • Barış ve mutluluk her anda mevcuttur. Barış ve mutluluk her adımdadır. Ruhun meseleleri için siyasi çözümler yoktur.
  • Bir başkasının kabahati hakkında konuşmadan önce daima kendi makoseninin içine bak

Sauk Kabilesi

  • Bir düşman çok, yüz dost azdır.

Hopi Kabilesi 

  • Bir kere “Al şunu” demek, iki kere “Ben vereceğim” demekten iyidir. 
  • Biz ağaçlara zarar vermek istemeyiz. Ne zaman onları kesmemiz gerekse, önce onlara tütün ikram ederiz. Odunu asla ziyan devamı için >>

« Older entries

%d blogcu bunu beğendi: